31.05.2013

âmin..âmin..âmin..

 
 
 
Ey Güzeller Güzeli Allah’ım! Ey güzelliği
akılara hayret ve durgunluk veren Bedi olan
Allah’ım. Seni çok seviyoruz. Ne olur Sen
de bizleri çok sev Allah’ım.
Bu günümüzü, bu haftamızı, bu ayımızı,
ömrümüzü hayırlı eyle. Bize ve
nesillerimize uzun hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Geçmiş devirlerde
peygamberlere, alimlere nasıl hayırlı işler
yaptırdıysan bizlere de öyle hayırlı işler
...
yaptır. Meleklerin dillerine destan olacak
hayırlı işler.
Vakti gelmiş bekarlara Saliha eş ver.
Evlilerin Sana olan aşkını arttır Allah’ım.
Evlilerin evleri mutluluk ve huzur yuvası,
Cennet köşesi olsun Allah’ım.
Evladı olmayanlara hayırlı evlatlar, evladı
olanlara da uzun, hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Sen latifsin lütfeylemeyi
seversin. Evlatlarımızın ilmini, fehmini ve
zekalarını attır.
Gençlerimize gençliklerini Senin yolunda
kullanmayı lütfeyle. Gençlerimizi Dünya ve
içindekilere tenezzül etmekten Sen koru.
Hakiki Sevgili Sensin. Sana aşık, vurgun,
tutkun olmayı bizlere lütfeyle. Mecnun’un
Leyla’ya, Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından
daha derin bir aşkla Seni sevelim, Sana
meftun olalım. Gençlerimizi Allah Aşığı,
Peygamber Sevdalısı eyle.
Ey Gani, Muğni, Kerim, Latif olan Allahım!
Senin büyüklüğün kadar lütuf, ikram ve
ihsanların da büyüktür. Bizim
küçüklüğümüze değil, Senin büyüklüğüne
yakışır bir şekilde Senden lütuf ve
ikramlarını bekliyoruz. Sen Zül Celali
Velikram’sın. Sana her an edilmiş ve
edilecek bütün hamdü senalar adedince
hamdü senalar olsun.
Bizlere Aşkta derinleşmeyi lütfeyle. Bizleri
Seni anlatan bir dil eyle. Herkes Seni bilsin.
Herkes Seni sevsin. Bizleri Aşıklara
Bayraktar Eyle. İnsanlık Sana vurgun,
tutkun ve meftun olsun.
Hastalarımıza şifa ver. Sen Şafi’sin, şifa
vermeye Kafi’sin. Sen Merhametlilerin en
Merhametlisisin (Erhamerrahimin)
Hastalarımıza merhametin et, şifa ver.
Borçlularımıza edayı lutfeyle. Çünkü Sen
Gani, Muğni, Kerim, Latif ve Zül Celali
Velikramsın.
Ömrünün en olgun çağına gelmişlerimize
en olgun meyveler vermeyi lütfeyle.
Manevi ve maddi hazinelerinden bol bol
ver, bol bol verdir. Ticaretlerimizi
“Ticareten Lentebur” Tükenmeyen ticaret,
sırrına mazhar eyle.
Bizleri yolunda eyle. Yolunda olanları iki
cihanda aziz eyle. Dünya durdukça duracak
hayırlı işler yapmayı bizlere nasip eyle.
Meleklerin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Habibinin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Malumun adedince Sana hamdü senalar
olsun Allahım.
İlmin adedince Sana hamdü senalar olsun
Allahım.
Yaşlılarımızın hamdini, zikrini, şükrünü
arttır. Yaşlılarımızı ve gençlerimiz Allah
Aşığı eyle. Yaşlılarımızın hürmetine
gençlerimizi ve çocuklarımızı ahir zaman
fitnesinden ve tehlikelerinden koru.
Yaşlılarımızı bilge eyle. Yaşlılarımıza ve
gençlerimize bol bol Cennete yatırım
olacak hayırlar yapmayı lütfeyle. Bize ve
kıyamete kadar gelecek nesillerimize Taht-ı
Süleyman’dan ziyade taht ve baht ver.
Bizlere uzun, hayırlı ve sıhhatli bir ömür
ver.
Bizleri Mahşerde Şefaat Sultanı Habibine en
yakınlardan eyle.
Senden Cennette en yüksek dereceler
istiyoruz Güzel Allah’ım.
Cennette Cemalini en yakından ve
kesintisiz görmek istiyoruz.
Sen’den Sen’i istiyoruz. Senin rızanı
istiyoruz. Ne olur Lütfeyle.
Cennette Habibine komşu eyle.
Senin Cemalini temaşa ederek zevki
ruhaniye gark olmayı bizlere lütfeyle.
(Amin)
(İsmail KILINÇ’ın “Esmaü’l Hüsna Hazinesi”
kitabından)

Yürekten Amin..

 
 
Bismillahirrahmanirrahim...
Ya Rab! Affını ihsan eyle nur sızmamış her
hâlimize. Ağırlığından ezildiğimiz günah
defterlerimize. Günbatımlarının kuşattığı
aciz sözlerimize, dile getiremediğimiz
tövbe yüklü cümlelerimize... Ört üzerlerini
Settar isminle çirkinliklerimizin...
Ya Rab! Esirgeme "sevgi" dediğin, o
anlaşılmaz kalb anahtarını... Mühürleme
tahtını kurduğun şu kalbi sensizlikle. Bizi
...
bize bırakıp, yapayalnız koyma
karanlıklarda.
Ya Rab! N'olur günyüzü göster bize, güneşi
avuçlayalım sımsıkı. Tüllensin yeniden
sevgimiz...
Ya Rab! Ümit bahşet!.. Ümit olsun yeni
doğan sabahlarımızın adı... Bir güvercin
kanadında, yahut mor menekşe
akşamlarda... Buz kesilmiş hayâllerimizin
yamacında beklerken, ümit yeşertsin
dualarımız. Rüzgârın hâyhûyuna takılıp
sararan ömrümüze bir çiğ düşsün ümitten
yana. N'olur hiç solmasın ümidin yedi rengi
içimizde...
Ya Rab! Unutturma kendini.. unuttur
Sen'den gayri her şeyi. Beyhude geçen
günlerimizin alaca karanlığında takılıp
kaldığımız "mecâzî sevdaları." Şu ritmi
bozuk kalb atışlarımıza şifâ sun.. acı veren
isyan günlerimize, diz üstü çöktüğümüz
kara gecelerimize. Yağmuruna hasret
bıraktığınız gönül mevsimlerine...
Yalvarıyorum! Rahmetini lûtfet günün
birinde.
Ya Rab! Barış lûtfet, sekîneler indir
meleklerin nurdan kanatlarıyla, taştan da
katı yüreklere... Ve silâh gölgesinde gözyaşı
döken masum çocuklara, güzel günler
lûtfeyle...
Ya Rab! Dindir içimizdeki acıları. Bembeyaz
tebessümler nakşeyle dudaklarımıza..
ölümü değil, umudu bekleyenlere, bugünü
değil, yarını arayanlara, güller sunalım ışık
süvarilerimizle...
Yaşayan değil, yaşatan olalım... Dalgalı
denizlerde alabora olanları, tanımadığı
sularda yitip gidenleri, sâhil-i selâmete
ulaştır. Günyüzü göster bize, güller açsın
solgun ve yorgun şehirlerimizde.
Rahmetinin serinliğini indir toprağımıza...
Ya Rab! Zaman ve mekânları aşkın bir
surette gidelim Peygamber-i Zîşân'ın
şefkât iklimine. İklimi sarsın bizi tül tül ve
biz gönül kadehlerimizde sunalım
dostluğumuzu... Katık edelim
gözyaşlarımızı, 'vuslat'ı yaşayalım. Dillerimiz
yana yakıla,
amin velhamdülillahi rabbil alemin..

Benim referansım Allah 'tır..

 

 
 
Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir
bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı
bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç
ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir
ilimizde personel almak üzere
görevlendirdi. Biz dört arkadaş birleşerek
sözünü ettiğim ile gittik. Önceden bizim
için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre
gelişimizi kimsenin duymasını
...
istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım
bu ile ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi
tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.
Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı,
siyasi ve diğer baskılardan hiçbirine boyun
eğmeden hak edeni kazandırmak.
Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve
herkes, maalesef bir referansla, bizi
rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli
olmalıydık.
İle ikindi vakti vardık. Kimseye
görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar
bir mahallede, tarihi bir camiye gittik.
İkindi namazı kılınmıştı ve caminin avlusu
boştu. Osmanlı'dan kalma, mimarisi
insanda manevi duygular uyandıran şirin bir
caminin avlusundayız. Dört arkadaş
şadırvana oturarak abdest almaya başladık.
Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir
güzellik katıyor çevreye. Ayakkabılarımı
çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya
başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift
takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa
doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme
tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi
ve yakışıklı diyebileceğimiz, yirmi beş
yaşlarında bir gençle göz göze geldim.
Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle:
"Ben buraları bilirim, siz yabancıya
benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek,
Rabbimin hoşuna gider, O'nun rızasını
kazandırır; Allah kabul etsin!" dedi.
Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her
şeyden önce içten davranışı hepimizi çok
etkiledi. Sordum:
"Sen kimsin?, Adın nedir?"
"Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak gençle
ilgilenmeye başladım.
"Ne iş yapıyorsun Bilal?"
Biraz durakladı; ama yüzündeki
gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu
cevaplandırdı:
"Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe
gireceğim"
O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,
"Nasıl olacak o, Bilal?" dedim.
Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
"Üç gün sonra" dedi, "… Müdürlüğü sınavla
personel alacak. Rabbim, oraya girmeyi
nasip edecek inşallah!" demez mi?..
Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe
alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık,
Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat
kesilmişlerdi.
"Peki, Bilal" dedim, "Bu zamanda işe
girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin
var mı? Referansın kim? İşe nasıl
gireceksin?"
Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini
kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.),
hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak
sözü söyleyiverdi:
"Bir yetimin referansı kim olur? Benim
referansım Allah Celle Celaluhu'dur. Ne
güzel vekildir O. Dün gece teheccüd
namazımdan sonra dilekçemi O'na
sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi
O?"
Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk? Ağlamamak
için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin
buğulandığını ona göstermemeliydim.
Musluktan avucuma su alıp yüzüme
serptim.
"Bilal, baban yok mu?"
"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş.
Anneciğim büyüttü beni".
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün
söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o
kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne
vurmuştu.
"Askerliğini yaptın mı Bilal?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak".
Artık Bilal'ı daha yakından tanımalıydım;
çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.
"Evli misin Bilal?"
Bir anda gözleri yere düştü. Yine o
mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak
sözünü sürdürdü; "He ya, evli değil de
sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez
düğünümü yapacağım".
Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
"Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o
kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı
kazanmış gibisin!"
Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti;
hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün
rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz
sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir
gizemlilik katarak şunları söyledi:
"Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki
o da beni seviyor. Seven seveni korumaz,
ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz
üstü bıraktığı görülmüş müdür?"
Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal
öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi,
kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna
hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.
Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal
dilekçesini en büyük makama sununca,
melekler harekete geçtiler; daireler,
müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte
Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar.
Çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a
malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu
olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim
titreyerek:
"Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda
hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi;
"Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun,
kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde
Müslüman' değil, hakiki mümin. ‘Bu
zamanda namazında niyazında damat nerde
bulunur, hem rızkı veren Allah'tır' dedi ve
kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir
inşallah."
"Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan,
seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa
gerek."
" Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili
anneciğim bana hiç haram lokma
yedirmediğini söyler."
Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin
katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk
yetmiş kişinin arasına girdi.
Şimdi mülakata girecekti.
Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil,
bütün referansları bir kenara koyarak
Bilal'ın referansını en öne aldık!
Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim
olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat
günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak
ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba
nasıl tepki verecekti?
Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak,
bizi birden fark edemedi, zaten
kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk,
o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize
baktı.
Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve
gözleri yere düştü, sessizliği bozdum;
"Bilal, bizi tanımadın mı?"
"Evet".
"Peki, ne diyeceksin şimdi?"
Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu.
Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk.
Sabah makamında hıçkırıklar boğazımıza
düğümlenmişti. Salon öylesine bir havaya
bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle
dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini
Rabbine kaldırdı ve:
"Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum,
içimi sana açmıştım, şimdi burada
müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım,
ben Sen'den, başkasından istememeyi
istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle
Allah'ım" dedi.
Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün
dolu bir sesle;"Ne olur, izin verin çıkayım"
dedi."Peki, Bilal" dedik, "Güle güle git.
Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!"
Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de,
O'ndan başkasından dilenenler helak
oldular.
Allah dilerse bütün dünyayı Bilal'lere
hizmetçi yapar .(Bizi yapmadı mı?). Fakat
Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.
haydi bismillah..!
D. Ali TAŞÇI
 
 
 
 
 
İnsanlar Kirletmese Her Yer Tertemiz!
YAĞMUR yağıyor, önce havayı temizliyor...
Havada savrulan tozlar, biriken gazlar yere
iniyor... Pırıl pırıl oluyor atmosfer... Sonra
yere düşüyor damlalar, bütün kiri söküp
çıkartıyor... Ardından akışa geçiyor, küçük
derecikler oluşturuyor... Önüne gelen
süprüntüleri alıp ırmaklara götürüyor...
Irmaklar da denizlere taşıyor yükünü... Bu
maddeler denizdeki canl...
ılara rızık oluyor...
Yeryüzünde kullanılan suyun temizlenmesi
gerek... Nasıl olacak bu iş? Bizi aşar... Bu
da gerçekleşiyor... Yeryüzünün buhar
kazanları olan denizler, göller, su
birikintileri buhar olup göklere çıkıyor...
Her gün milyarlarca metre küp su... Bir
pompalama işi var yerden göğe... Akıllara
hayret veren bir biçimde çalışıyor bu
pompalar... Göğe yükselen buhar, bulut
oluyor... Sonra yağmur olup suluyor yerin
yüzünü... Üstelik karalara geliyor bu
bulutlar... Rüzgâr adlı başka bir görevli işini
o kadar güzel yapıyor ki... Koyunlarını
güden bir çoban gibi güdüyor bulutları,
taşıyor karaların üstüne... Sonra damlalara
dönüşüyor buhar kümeleri... Temiz,
damıtılmış bir su iniyor yerin yüzüne... Her
adımında mucizeler gerçekleşiyor... Bu
yağmur dağları yıkıyor, ovaları, tepeleri,
vadileri, ağaçları, hayvanları, yerleşim
birimlerini temizliyor... Rüzgâr da temizlik
görevlisi... O da üfleyerek temizliyor her
yerin tozunu... Şehirlerde kullanılıp
kirlenen havayı alıp götürüyor, yerine temiz
hava getiriyor... İnsanın kirli elleri
kirletmemişse her yer tertemiz... Nerde
insan varsa orda kir var, pislik var... Yalnız
gökte ve yerde mi bu temizlik? Denizlere
bak, orada deniz canlılarının cenazelerini
temizleyen görevliler var... İçindekileri et
yiyici hayvanlar temizliyor, üste çıkanları da
martılar ve benzerleri... Ve daha bir sürü
temizlik erleri... Deniz de parlıyor insanı
âşık edercesine... Karaların kartalları,
akbabaları, karıncaları, bakterileri de birer
temizlik memuru... Nerde bir hayvan
cenazesi olsa gidip yiyor, çevreyi
kirletmesine engel oluyorlar... Şimdi uzaya
bak... Sürekli yıldızlar ölüyor, dev gibi
küreler yıkılıyor... Ama feza da tertemiz...
En uzak yıldızları bile teleskoplarla görmek
mümkün... Gök cisimleri tesadüflerle
hareket etmiyor, hepsi bir düzenin esiri...
Aksi halde dünyayı harap edecekti, senin
de o güzel başına taşlar inecekti... Temizlik
işleri bu kadar mı? Hayır, bitmedi... Çünkü
her yeri kaplayan bir iş, bir eylem var...
Tüm varlıkları kapsayan bir fiil... Allahın
“Kuddus” isminin varlık aynalarında
yansımasından söz ediyoruz... Evet,
temizlik fiilinin öznesidir, Allah... Bu iş için
de nice varlıklar yaratmış... Yerleri, gökleri,
denizleri, uzayı temizletir, kendini temizlik
diliyle de tanıtır tanımak isteyenlere...
Şimdi sen kendini incele... Göz kapakların
nasıl da temizliyor gözlerini... Gözyaşında
eritici bir özellik var, gözüne giren tozu yok
ediyor... Sen de görebiliyorsun... Her an
kanın temizleniyor... Minnacık askerler,
alyuvarlar ve akyuvarlar her an hizmette...
Havanın zerreleri de boş durmuyor, kanı
temizliyor... Hepsi düzenli, uyumlu,
hikmetli... Bu işler hiç tesadüf eseri olur
mu? Görünmez bir el öyle bir düzen
kurmuş, öyle güzel işletiyor ki, her yer
temiz oluyor. Elbette temizlik fiili de bir
özne ister... Bir küçük ev bir ay
temizlenmese içinde durulmaz... Bir
fabrika da süprüntüler temizlenmese içinde
çalışılmaz... İnsan bir ay kendini
temizlemese yüzüne bakılmaz, kokusundan
yanına yaklaşılmaz... Peki, bir fabrikaya, bir
otele, bir büyük eve benzeyen şu görkemli
evreni, şu güzel dünyayı kim temizliyor...
Bütün varlıkların içini, dışını... Bir de
manevi kirler var... Şüpheler, kuşkular,
kuruntular... Ve günahlar... Bunlar da
kalbin, ruhun kirleri... İnsanı iç sıkıntısına
iten paslar... Bunalıma sürükleyen
karanlıklar... Onları temizleyen de, Allah...
Yeter ki arınmak istesin insan, pişman
olsun, tevbe etsin... Kuddus ismi orada da
tecelli ediyor, beliriyor, görünüyor... Bize
maddi yağmurlar gerek temizlenmek için...
Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini
silecek...
 
Ömer Sevinçgül
 
 
 
 


Hatırla o zamanı ki... Zaman ezeldi... Var
olan yoktu varlık mimarı olandan gayrı ve
var’lığa Gül’ün nuruydu, geldi... Adem,
ruh ile ceset arasındaydı; ve gelişler
deste beste, gitmeler gelişi güzeldi...
Efendim bir elçiydi o gün!...
Düşün o günü ki... Olacak olan
olduğunda... Var olan her şey yine yok
...
olduğunda... Zaman dolduğunda ve Azrail
son cana da son ecel merhabasını
sunduğunda...
Efendim yine bir elçi olacak!..
İki elçilik arasındaki her şey, seven ile
sevilen arasında hakikatte, ve gerisi
yalnızca bir vesaire... Bunca tufan, bunca
fırtına, Gül olana bir sevgi sınanması... Bir
ömür boyu, üşenmeden ve usanmadan,
ve ayrık sevgilere aldanmadan ve
kanmadan, belki gayrıyı varlık sanmadan,
sevgiyi iplik iplik göz yaşlarıyla yamayıp
giyenin sınanması... Öyle ki Gül sevgisini
küçümseyenin, Gül’e dair aşka heyhat
diyenin, hayata vurduğu silleler ve çilleler
arasında bir sınanma... Gölgesini içine
düşüren asırlık özleyişlerde doğmaya
çalışan güneşlerin, belki silmece çıkmayan
lekeleriyle içlerinin mürekkebini boğmaya
alışan leşlerin duruşması. Sevinçlerin
kumaşında parlayan hüzünlü dokunuşlarla
bencil güvelerin delik deşik ettikleri sahte
tebessümler arasında süregelen bir
dava... Ve bunda yitmeler... Ve onda
gitmeler... Temiz gönüller adına; “Bir
hâdise var cân ile cânân arasında”.
***
Gül yüzlüm! Kitaplar kitabında öz
nefsimizden evla okunası ey!..
Sevginde ihmal ettik diyedir şimdi bütün
acılar... Bizi sevdiğin gibi sevemediğimiz
içindir seni bütün kötülükler...
Emeklerimizi başkaları giyiniyor ya; ve
parmak uçlarıyla ak renklerimiz çiğneniyor
ya, sevginin yokluğundan, ve isyanın
çokluğundandır hep. Zenginliğimiz içinde
fakir, ilim çağında cahil isek bundandır.
Aşk yüzyıllarının rutubetli arşivlerine inen
acılarımızın sessizliklerde kuluçkalanması
da; incecik görüntüsünde bir ışığın dağılan
parçalarını toplayamayan mıknatısların
halkalanması da bundandır, bundandır
Efendim. Kadim zamanlara ait
elyazmaların fersude sözler eleyen
sayfalarına yazgılı kurutulmuş
çiçeklerimizin, ya ki hatıraların hüzünle
konuştuğu odalarda ufalanan ürpertili
kelebeklerimizin içimize sığmayan
aşkları... ve özleyişleri... ve ayrılıkları
bundandır. Bundandır Efendim, bir kıyıda,
bir karanlık köşede tuzak kurmuş acılarla
yüzleştirilmesi kalbimizin ve pençelerle
yaralanması yüreklerin, bundandır...
Gül sözlüm! Öksüz yalnızlıklarımıza
bayramlık giysi diye dokunası ey!..
Seni umutlandık bunca yıl, bunca zaman,
yokluğunda sevgine sığınmakla dilendik
aman ha aman... Acıdan ve acıtan dağların
gölgeleri düşürüldüğünde bile içimize seni
umutlandık hep. Yürümelerimiz saydam
ölmelere çizikler attı; aynı yerde kalmalar
kara kaderlere silahlar çattı. Şenlik üstüne
beyhude şenliklerde yoruldu kentlerimiz
ve gecenin kapkara çırpınışlarıyla
düğümlendi kementlerimiz; kelepçelendi
hürriyet adına kimliklerimiz ve kalakaldık,
ilerleyemedik, tutulduk, vurulduk; Gül
sözlüm, Efendim vuruldukça vurulduk!...
Seküler umutlar sardı içimizi ve sonra
yaprak uysallığında girdi damarlarımızdan
korkular. Güzelliklerimizi düş kovalarıyla
kör kuyulardan çıkarmak yazıldı alnımıza.
Emellerimiz hep senden yana iken
umutsuzluğa açıldı sonunda ellerimiz.
Kabir şahidelerine yaslanmış öksüz ağıtlar
abandı leyl gecelerimizin üstüne; ay
nazarlık oldu, nazara geldik. Acemi
âşıkların arasına mahir cellatlar salındı,
öldük, mezara geldik. Yokluğunda
Efendim, yeni kesilmiş etler gibi
seğirmede şimdi dört bir yana yol şaşırmış
canlarımız; taze tuzak setler gibi her
cihetten seğirtmede yol aşırmış
kanlarımız. Acemi nağmelere ipoteklenip
kalmış Efendim neyler, ve karaya vurmuş
adalar kadar şaşkın ve çaresiz her şeyler...
Beyaz güvercinleri avlayan azgın kediler
pusu üstüne pusu kurmada hâlâ; ve sürur
çağında kadim hatıraların taziye giysili
kösü vurmada hâlâ. Seni umutlandıksa
Efendim, yokluğunda sevgine tutunduksa,
bundandır hep Efendim... Efendim....
***
Gül yanaklım! Kadehi evvelde nur aslından
ve beşer neslinden dolan ey!..
Dolunay olup parlamıştın hani bir tepenin
ardından, üstüne zamanın; umut
olmuştun, sevinç olmuş, muştu
olmuştun!. Biz, şarkısını söyleyip ağlaşırız
hâlâ o sevincin, ve hayal ederiz o gelişi,
düşünür, düşleriz hâlâ Efendim... Düşleriz
ki belki gelesin yeniden hayatımıza, ve
doğasın kimliklerimize!.. Gel Efendim,
kara bulutların altında denizleri sel basıyor
sensiz. Semiz başaklarımızı cılız başaklar
yutuyor. Mirasın yüzünü ağartan ataları
unutturduk nesillerimize, duvarları ve
evlerini zalim sarmaşıklara yutturduk
sonra. Tenha gecelerde damla damla
mendillere dökülen sırlar nesholundu
birden, hayatımızın anlamı anlamsızlaştı,
kalakaldık. Sensizlikte ferze çıkan
piyadelerimizin şah huzurunda kılıçlar
vuruyor artık boynunu; kalelerden atlar
boşanıyor dört nala çaresiz ve sessiz... Ve
Sinimmar, Münzir’e bir saray yapıyor
yokluğunda Efendim; zulümlerin
saraylarını yazık ki müminlerin yapıyor!..
Gül dudaklım! Zincire hürriyet, müştâka
su, canlara cânân olan ey!..
Doğ içimize, kuşat bizi Efendim; gir
kalbimize yaşat bizi... Güneş ki Efendim,
yokluğunda her gün yeniden geliyor
üstümüze ve her gün yeniden arıyor senin
izini, izinin tozunu, tozunun sözünü,
sözünün özünü köhne hayatlarımızda...
Milim milim tarıyor karanlıklarını dünyanın
şafaktan ta şama değin ve gönül gönül
soruyor âşıklarını seherden akşama değin.
Akşam ki akşam oluyor, Mi’raçta hoş
gelişlerine güller serpen İsa Ruhullah’a
açıyor derdini kara rengiyle ağlayıp; ve
birlikte bizi ağlaşıyorlar ta fecre kadar. Her
seher bir daha, her sabah yeniden
başlıyor yolculukları güneşlerin; ve her
akşam yeniden ağlayışlar, yokluğunda
Efendim... Doğ içimize de; bir damlası
olsun bizim gözlerimizde rahmete dönsün
ağlayışların ya Resul!... Ve avare âşıklar
gibi düşelim yollarına; Varalım kûy–ı
dilârâya gönül Hu diyerek / Gidelim
kûyuna yârin bir içim su diyerek. Arayalım
sonunda izini, izinin tozunu, tozunun...
Sevgili!...
And olsun, bunca tufan, bunca
duruşmada... Burada durup burada
çürüyecek olsak da... Sevgilerin boynunu
giyotinlere düşüren hasretinle... Ağaçtan
koparılan yongalar misali kıvranarak...
Sana naatlar söyleyecek, tazarrular
diyeceğiz...
Sevdiklerin hatırına, gelecek olan gün
geldiğinde, bizleri de hatırlar mısın!..
Berceste
Gül gülse daim, ağlasa bülbül aceb değil
Zira kimine ağla demişler kimine gül
Bakî
 
 
 
İskender Pala

Hekimoğlu İsmail'in kaleminden..



Beğenilmek uğruna ,
Allah ’ a isyan ettiğimiz
oluyor mu ?
İhlasın özü bir işi Allah rızası için
yapmaktır. İnsanın duyguları çeşitli olduğu
için beklentileri de çeşitlidir. Belki onlarca
beklentisini bir kenara iterek yalnız ve
yalnız Allah rızası için ibadet edecek.
...
Allah’a kul olmak isteyen Müslüman,
şartlar ne olursa olsun Allah’a itaat
edecektir. Yapması gereken işin gelir-
giderini, zarar-faydasını hesap etmeyecek,
“Allah böyle emretti, ben de böyle
yapacağım! Gerisi ne olursa olsun.”
diyecektir. İşte böyle düşünülürse, her
Müslüman bulunduğu yerde tuba ağacı
olur. Meyveleriyle, yani Allah için attığı
her adımla bulunduğu ortamda herkese
örnek olur, İslamiyet’i sevdirir.
İslamiyet’e ayna tutabilmek ve İslam’ı
temsil edebilmek en yüce mertebedir.
Zerre kadar ihlaslı amel, batmanlarla
ihlassız amelden üstündür. Fethullah
Gülen Hocamın buyurduğu gibi; “Amel bir
cesetse, ihlas onun ruhudur.” Yani ihlasla
yapılmayan amelin bir kıymeti yoktur…
İhlasla yapılan her iş devam eder,
bereketli olur. Bu şuurla çalışan insan
yorgunluk, bıkkınlık hissetmez. Hissetse
de o badireleri atlatır. Çevresindekilere
küsmez, beklentilerini sıfırlar ve kendini
reklam etme sevdasına düşmez. Şimdiye
kadar pek çok kişiyle müşterek
çalışmalarım oldu. Münakaşa ve ihtilaflara
en çok sebebiyet verenlerin, kendini
göstermek sevdasına düşenlerin
sivrilmeleri olduğunu gördüm. Bir
arkadaşa, “Şu işi şöyle yapsan daha iyi
olur.” dediğimizde bile canı sıkılıyor, “Ben
biliyorum!” diyor. Çünkü insanda kendini
beğendirme, üstün olduğunu gösterme,
insanları yönetme duygusu vardır. Belki
uzun tecrübelerin ve kemalatın sonunda
bu halden vazgeçebilir…
İnsanların ekserisi beğenilmek ister.
Bunun için herkesin hoşuna gidecek şeyler
yaparlar. Mesela modaya uyup kendini
halka beğendirmeye uğraşır. Halk, Hakk’a
isyan etmişse, o da bu isyana katılır. Hem
Allah der, hem de beğenilmek uğruna
Allah’a isyan eder. O’nun emirlerini
dinlemez, cemiyetin isteklerine ayak
uydurmaya çalışır. Çoğu kere evler, halkın
istediği gibi döşenir. Komşuda, akrabada
olan eşyalara imrenilir. İhtiyaç olanı değil,
süs eşyasını almak için olur olmaz borçlara
girilir. Bazen din feda edilir; karşılığında
mal-mülk alınır. Bunun tek sebebi, kendini
beğendirmektir…
Sokaklar, kendini beğendirmek isteyen
insanlarla doludur… Kıymetsiz kişilere,
kendimizi beğendirmek isteriz. Takdir ve
tebriklerinden memnun oluruz. Alkışlarını
en büyük hediye olarak kabul ederiz.
Başkalarının onayını alınca, dünyalar bizim
olur. Fakat “Allah bu halime ne diyor,
Allah bu halimden memnun mu?” Bunu
çok kere düşünmeyiz…
Şimdi şu yaşımda düşünüyorum da; 80
senelik ömrümde Allah için bir şey
yaptımsa o bana yeter. Yapmadımsa, kimi
memnun etmeye uğraştıysam onu da
memnun edemeden ahirete gideceğim…
Çünkü mesele çok net; Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: “Ameller
(başka değil) ancak niyetlere göredir;
herkesin niyeti ne ise eline geçecek
odur.”
 
 
Hekimoğlu İsmail dede..


 


 
 
" Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem. ."

30.05.2013

 
 
 
Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamû bîmârınâ cânan devâ-yî derd eder ihsan
Niçin kılmaz banâ derman benî bîmâr sanmaz mı
 
Gamım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî vefâ bilmen inânır mı inanmaz mı

Şeb-î hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım
Uyârır halkı efgaanım karâ bahtım uyanmaz mı

Gül’î ruhsârına karşû gözümden kanlu âkar sû
Habîbım fasl-ı güldür bû akar sûlar bulanmaz mı

Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bû ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı


FUZULİ
 
 
 
 
 
"Karanlık bir sokakta yürürken, fener gibi bir gece lambasının çevresindeki pervane böceklerinin neşesi dikkatimi çekti. Onlarca böcek lambadan yayılan ışığın etrafında durmaksızın dans ediyordu. Böcekleri yakından görmek için ışığa iyice y...aklaştığımda, camın ateş gibi ısındığını fark ettim. Pat pat, hafif sesler duyuluyor ve cama çarpan böcekler oracıkta yanıp, fenerin altındaki boşluğa düşüyordu. Altta yüzlerce böcek ölüsü vardı ve belli ki ölenlerin yerine sürekli yenileri geliyordu. Şu böcekler, ışığa, neşeye, eğlenceye koşarken aslında ateşe uçtuklarını nasıl da fark edemiyorlar.

Bu tefekkür kalbimi Kur’an’a götürdü: Güneşin dürülüp yıldızların karartılacağı, dağların sürüklenip, servetlerin ortalığa saçılacağı kıyamet gününü hatırlatan Allah, insanları Kur’an’a çağırıyor. Lakin çoğunluğun şeytana ve ateşe kaçışlarına karşı da, “Fe eyne tezhebûn? Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26) diye adeta feryat ediyor.

Bu ilahi buyruğu ilk duyduktan sonra hayalimde defalarca dinledim. Adeta Aziz Allah hepimize, yerden, gökten, gözden, kulaktan, gönülden, doğanın diliyle aynı çığlığı duyuruyor. Ta ki şeytanın neşe maskeli tuzağındaki ateşten kurtulup nurlu Kur’an’a tutunabilelim.

Öyleyse, gece, gündüz, gözümüzü yumup içimizdeki ya da gözlerimizi açıp dışımızdaki evreni izlerken, o çığlığın çağlayanını kalbimizin derinlerinde dinleyelim. Allah bize soruyor: “Nereye gidiyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Fe eyne tezhebuun? Fe eyne tezhebûn?”
 
 
Dr. Muhammed Bozdağ
 
 
 
 
 
 
“Onlar, Allah'ın yüce kudretini gereği gibi kavrayamadılar.” (Zümer 67) buyurdu merhametli Mevla.

Küçücük çocuklar gördük Allah’ım, bakışlarındaki tatlı ihtişamı sen tasarlamıştın. Çiçekler gördük rengârenk, üzerlerindeki her bir süsü Sen...
çizmiştin.

Rüzgârın içimize işleyen uğultusunu dinledik, yağmur çarptı saçlarımıza, karın, tipinin altında sürüklenerek yürüdük. Gökler gürledi Senin kudretinle, şimşekler tüm tavanımızı salladı defalarca…

Sen kudretinle her yerde, her şeyde ve her zaman iş görüyordun. ‘Ol’ emrinle bir damladan türettiğin evrendeki damlalardan ürettiğin canlılar olarak huzurundayız.
Yüzdüğümüz deniz sahilinden ufka bakıyoruz; uçtuğumuz uçaktan bulutlarını seyrediyoruz. Yarattığın yeryüzünden muhteşem gökyüzünü süsleyen yıldızlarını izliyoruz.
O kadar büyüklük karşısındaki bu kadar küçüklüğü kavramanın şaşkınlığı içerisinde suskunuz. Çünkü “Onlar, Allah'ın kudretinin büyüklüğünü gereği gibi kavrayamadılar.” (Zümer 67) buyruğundaki tanıma düştüğümüzü hissediyoruz.

Lütfunla bizi Şefkatli Şanına şahit kıl. Kudretli Keremini kalbimize kavrat. Yüceliğini yüreğimize tanıttır. Amin”
 
 
 
Dr. Muhammed Bozdağ
 
 
 
 
Ah bu özlemek ne çetin imtihandır…
Dön, denilemiyorsa giden hayli uzaktadır..
Yokladım yüreğimi, yerinde değil,
Kalbinden olan ne büyük ziyandadır….
Ah.. derdin derdimdir diyemedim,
Ömrüm Senindi, bilemedim
Edep güllerinden deremedim
Hazinenden nasiplenemedim….
Şimdi bin pişmanlıkla, solumda bir boşlukla karanlık ufkumda bir parıltı beklerim..
Halim, hayalim perişanken, dua sözcüklerim kirli ellerime takılırken…
Yaralarıma şefkatli bir tedavi beklerim…
Beklerim, zira bu benim işim, durmadan düşmek gibi,
Ağlayıp inlemek gibi.. Yardım beklemek gibi…
Hak etmesem de beklerim…
Gedaya gedalık yaraşır ya Sultanım…
Beklerim..
Nazlı bir hasta gibi beklerim..
 
 

Mesnevi IV

 
 
 
 
Kim de Allah için kendi kendisi ile, kendi nefsi ile savaşa girişirse,
Sonunda onun özü, yani hakikati,
Rengin, kokunun, şekil ve görünüşün düşmanı olur.
Karanlığı, nûru ile savaşan
Yani nefsani istekleri ile rahmani istekleri birbiriyle çarpışan kişinin
Can güneşine zevâl yoktur.
.
Mevlana, Mesnevi IV
 
 

 

 

 

“Ey Rabbim!

Gölgeyi serin kılan da, ateşi hararetli kılan da Sensin…

Ateşler içinde de olsam rahmetinin gölgesinde tut beni.

Herkesi fıtratınca halk edip öylece ahlaklandıran Sensin…

Hata içinde olsam da ahlakınca ahlaklandır beni ve bütün Ümmet-i Muhammedi.

.Amin.”

 

 

...

 
 
 
video
 
 
 
-Kazaya rızâ gerek.
Kadere imân ve teslimiyet.

25.05.2013

Günümüzün Karasevdalıları




Yüksek düşünceleri, yüce gayeleri, büyük ve evrensel projeleri ancak, her zaman yüksek uçabilen, uzun soluklu; yürüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen, durduğu yerde kararlı duran, uhrevî zevklerle gerilmiş karasevdalılar gerçekleştirebilir. Şimdilerde bizim şuna buna değil, bu seviyede düşünen, inanan, düşüncelerini hayata geçirerek önce kendi milletini, sonra da bütün insanlığı aydınlığa çıkarıp, onların Hak'la buluşmalarını sağlayabilen, kendini hakikate adamış ruhlara ihtiyacımız var. Düşünülmesi gerekli olan şeyleri düşünüp, bilinmesi icap eden şeyleri bilen, bildiklerini hemen pratiğe dönüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir "ba'sü ba'del mevt"e hazırlama azmiyle Sûr'u dudağında İsrâfil gibi gezen; gezip her yerde herkese hayat üfleyen; ifade kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa kalemin diliyle, bediiyyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle, şairse şiirin sihriyle, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her zaman ruhunun ilhamlarını haykıran, her fırsatta iç ihsasla-rını seslendiren, dili gönlünün derinliklerine bağlı, gönlü de samimiyetle çarpan en yüce hakikate adanmış ruhlara...

Bu kahramanları, sahnedeki örnekleriyle değerlendirecek olursak; bunlar hacca gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini hicret ruhuyla taçlandırır; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurarlar. Dirilir onlar sayesinde muhabbete susamış ruhlar ve dinler onları bütün dirilen gönüller. Hem bu duygu ile göç edenler hem de onları kabullenenler, her türlü dünyevîlikten uzak ve tamamen ihlâs edalıdırlar: Söyleyenle dinleyen, özündeki ruh ve mânâyı sergileyenle onu temâşâ eden, elinde hayat kâsesi taşıyanla toparlanıp kendine gelen ve destekleyeniyle desteklenen arasında herhangi bir çıkar ilişkisi bahis mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir mülâhaza da kat'iyen söz konusu değildir. Bu derin ve gönülden münasebetler, tamamen evrensel insanî değerlere dayanmakta ve bu değerlere karşı duyulan müşterek saygıdan kaynaklanmaktadır.

Bizler, yakın geçmişimiz itibarıyla, sağlam bir ruh köküne bağlı bulunduğumuzu, tarih boyu pek çok yüksek me-deniyetler kurduğumuzu bütün bütün unutarak mazisi olmayan bir millet görünümü sergilemeye başladık. Dahası, bir kısım komplekslere girerek kendimizi de, geçmişimizi de inkâr ettik. Hatta bazılarımız itibarıyla millî kimliğimizden utanır hale geldik. Böylece her gün biraz daha kendimizden uzaklaşarak âdeta yabancı değerler bağımlısı olduk. Şanlı geçmişimiz itibarıyla her zaman, düşünen, konuşan, kendini ifade eden, uğradığı her yere inanç ve estetik telâkkilerini aksettiren âbideleriyle tarihin "yâd-ı cemil"i olmuş bir milletin; evet bu ölçüdeki bir bilinirliğin, şehametin, ihtişamın zirvelerinden; bilinmezliğin, tanınmazlığın, saygı duyulmazlığın çukurlarına yuvarlanması ne hazindir!

Bu millet böyle hazin bir duruma müstahak değildi ve bu meş'um durum "ilelebed" böyle sürüp gidemezdi de. O, şimdiye kadar elli defa ölüm çukurlarını –Allah'ın izniyle– diriliş şehrahlarına çevirmiş, elli defa inkıraz gibi görünen durumları yenilenme vesilesi gibi değerlendirmiş ve her zaman olağanüstü bir performans göstererek –bir kısım beden insanı menfaatçiler, gününü gün etmek isteyen çıkarcılar veya millî ve dinî değerlerimizi inkâr eden küfür yobazları istemeseler de– aydınlık geleceğe yürüme adına yepyeni yöntemler geliştirmiş ve hemen her sarsıntıdan sonra, bir kere daha "vira bismillâh" deyip ayakları üzerine doğrulmuş; kendine ait duyguları ve düşünceleriyle yeniden dört bir yana açılabilmiştir. Şöhret u şandan uzak, her türlü âlâyiş ve gösterişe kapalı, tevazu ve mahviyetle kanatlı, sadakat ve emniyet edalı, nefsanî arzular karşısında da fevkalâde mukavemetli bu hamiyet erleri, atalarından tevarüs ettikleri tarih şuuruyla dinî ve millî değerlerimizi dünyaya tanıtmanın havarileri olmuş ve tıpkı ilkler gibi: "Girdik reh-i sevdaya..." diyerek zahmeti rahata tercih edip çağın en önemli hâdiselerinden birini gerçekleştirmişlerdir.

Bugün dünyanın dört bir yanında kızaran güller, renklerini bu ay yüzlülerden ve bu ay yüzlülerin ruhlarında taşı-dıkları mânâlardan almakta; içtimaî coğrafya onların düşünce kanaviçelerine göre çağ edalı bir dantelâ gibi örgülenmekte ve bütün insanlık âdeta onların kadîm fakat eskimeyen bestelerini mırıldanmakta. Bu tertemiz duygu ve düşünceler mebde'lerine ait görüntüleriyle küçük birer damla gibi görünseler de, işin ruh ve mânâsını kavrayabi-lenlerce, her zaman değişik vâridâtla köpüren engin denizler mahiyetindedirler.

İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini aydınlatmakla meşgul görünen bu ışık süvarileri, şimdi-lerde hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neşe olup, ümit olup, sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru gönülleri Cennet bahçelerine çevirme humması yaşıyorlar. Denebilir ki, bugün yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara hâmile ve bir kutlu vilâdet heyecanı içinde; tekmil insanlık da böyle bir oluşumun "hiss-i kable'l-vuku" esin-tileriyle gelen bişaretlerle coşkun mu coşkun. Sesler, nağmeler farklı farklı olsa da, vicdanlarda duyulup sezilen hep aynı mânâ.. ve seherlerde esen yeller Eyyub'a hayat ırmağından bir ses, Yakub'a Yusuf'un gömleğinden İbrahimî bir koku duyurmakta.

Bu bizim son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz sayılabileceği gibi, bütün in-sanlığa alternatif bir diriliş mesajı da sayılabilir. Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşa-yan milletler de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi. Ne mutlu böyle bir meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!. Ne mutlu bu diriliş esintilerine karşı sinelerini açıp bekleyenlere!.

Biz, sevgiye açık ve kendilerini, insanî değerler âbidesini ikame etmeye adamış bu kahramanlarla bir gün mutlaka dünyanın renk ve deseninin değişeceğine ve insanlığın rahat bir nefes alacağına inanıyoruz. İhtimal, geleceğin dünyasında, insanî düşünce son bir kere daha ışığını onlarla parlatacak.. insanî emeller onlarla realize edilecek ve ütopyalara inat pek çok hülyalarımız da onlarla gerçekleşecektir.. evet bir gün bütün bunlar mutlaka olacak ve mevsimi gelince, o gönlü boş, tali'i karanlık kimseler, bu aydınlık ruhlar karşısında diz çöküp af dileyecek ve ettiklerine nâdim olup ağlayacaklardır. Ne var ki, kaçırdıkları fırsatları da hiçbir zaman telâfi edemeyeceklerdir. Keşke duyguları süflî, düşünceleri azgın, tavırları da haşin bu kaba ruhlar; bir yakın gelecekte, çaresiz vicdan azabıyla kıvranacakları gün gelmeden, hakperestlik ve kadirşinaslık duygularına sığınarak biraz daha insaflı olabilselerdi; insaflı olup yarınlarını karartmasalardı..!

Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle, dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye çalışan ve her zaman yaşama tut-kularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden ve hareket ederken de gösterişe-âlayişe girmeyen; her halle-riyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar, bütün olumsuzluklara rağmen, o hiçbir zaman dinmeyen aşk u şevkleri, sürekli köpürüp duran himmet ü heyecanları ve insanlığa hizmet iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmertlik sergilemekte; uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta; her yere taze fideler dikip her yanı Cennetlere çevirmekte; her zaman canlı, her zaman hızlı, her zaman müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade etmeye çalışmakta ve tabiî herkesi sonsuza çağırmaktadırlar; imanlı, azimli, kararlı ve gelecek adına da ümitle dopdolu olarak...

Yürüdükleri yol, yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet onlar, bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve düş-manlık fırtınalarının estirileceğini; evet, yürüdükleri yolun doğru olduğuna inançları tamdı ama, akla-hayale gelme-dik bazı şeylerle engellenebileceklerini de hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdi. Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakları, Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor; endişelerine takılan menfîlikler karşısında da Allah'a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor, yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk'ın muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.

Aslında, kalb-kafa bütünlüğü mülâhazasına bağlı yaşayan, özü-sözü doğru bu insanları, şimdiye kadar inandıkları değerlerden vazgeçirmeye kimsenin gücü yetmediği gibi, onları Allah rızası yörüngesinde hareket etmekten ve bu duygularını da, Yaratan'ı bütün cihanlara anlatma gayretine bağlamaktan kimse alıkoyamazdı. Onlar böyle bir so-rumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerlerinde durabilmiş, her zaman tipi-ye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir.

Onlar, hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli, beyanları itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneğidirler. Ne hareketlerinde bir aritmi ne de sözlerinde bir halâvetsizlik vardır. Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanıdır. Bu itibarla da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici, söz ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır. Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet, bir şefkat, bir müsamaha, bir af nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; eşya ve hâdiseleri doğru okuyup doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku; insanları sevip herkese sine açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir.

Onlar, o derinlerden derin aşklarıyla Hakk'a bakan duruşlarını seslendirdikleri aynı anda, sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla da, paslanmış ve küflenmiş gibi görülen en katı kalbleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak içine girer ve Yüce Yaratıcı'nın teveccühüne mazhariyetin hakkını eda etmeye çalışırlar. Sevilirler, severler; en amansız ve imansız saldırılar karşısında dahi peygamberâne bir azimle, sarsılmadan, hep dağlar gibi yerlerinde du-rurlar; çevrelerine bakarken de göklerin gözleriyle bakarlar; ne hışımla gelip çarpan fırtınayla devrilir ne de en müt-hiş zelzeleyle sarsılırlar. Gelen dalga ve sağanaklara bağırlarını açarlar; gidenlere de bir avuç toprakla dahi olsa cömertlik saçarlar.

Bu koçyiğitler, Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül vermiş olmanın şuurundadırlar ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlıdırlar. Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde, küçük görünümlü, yanıp aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda, her zaman gerilimde ve kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhanîlerle yarışmaya da hazırdırlar. Onlar, duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı, hep kararlı ve hep hummalıdırlar. Yer yer denizler gibi çevrelerini dalgalarıyla sularlar, zaman zaman da uzakları buharlarından oluşan bulutlarla serinletirler. Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm sürüm hale gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler. Oturur-kalkar, hiç durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri söyler ve her türlü dedikoduya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak tartışmalara karşı sürekli kapalı dururlar.

Ve yine onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyalarıyla yaşarlar; insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdıraplarını ruhlarının derinliklerinde duyar; semtlerine uğrayanlara sürekli açık durur; dert dinler, dertlerle inler, dertli sineler arar; kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u efgan dindirmeye koşarlar. Yerinde fit-ne-fesat ateşleri üzerine yürür; dikenler arasında da olsa mutlaka gül diker ve hep gül türküleri söylerler.

Bazen o gül renkleri filizinden dışarıya fırlamış tomurcuklar gibi bin bir ızdırabın teessürüyle kan rengine bürü-nür; bazen hafakandan çatlayacak hale gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini göğüslerine kor, bir "eyvallah" mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru çevrelerine tebessümler yağdırarak; yürürler ve uğradıkları her yer, Cennet bahçeleri gibi yeşerir.. el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir.. himmet elleri "yed-i beyzâ" gibi göz kamaştırır.. gayretleri bütün sihirbazların büyülerini bozar ve gezip uğradıkları yerlerde en firavunca düşünceler dahi dize gelir.

Onlar, iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahiptirler ki, Karun'un hazineleri onların servetlerine nispe-ten çer çöp gibi kalır; hatta eğer isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler. Onların ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi ise, şeytanları çileden çıkaracak mahiyettedir.

Onlar, ömür sermayelerini nerelerde değerlendireceklerini çok iyi bilirler.. ve fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiştirmede fevkalâde mahirdirler. Vakitlerini asla boş geçirmez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat'iyen hazmedemezler. Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir; iman ve aksiyon onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir. Allah'tan başka kimseden korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik dururlar; dimdik durur, yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde cihanları aydınlatmaya doğru. Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönüllüdürler. Bazen o semâvî düşünceleriyle rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar saçarlar; bazen de her yana yağmurlar gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur akarlar. Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste krizlerin, buhranların ümitleri alıp götürmesi kat'iyen onları sarsamaz. Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve Allah'ın kendilerine lütfettiği maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ mânâsına ruhlarının âbidelerini ikame etme yolunda harcarlar. Din-diyanet nerede ve Yaratan'ın teveccühü hangi yönde ise hep orada durmaya çalışır ve sürekli O'nun isteklerini yerine getirme istikametinde koşarlar. Bunu yaparken de dünya işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler. Öyle ki, o koçyiğitleri sadece bu yönleriyle görüp tanıyanlar, onları Ahiret bilmez dünyalılar sanırlar. Hak rızasıyla irtibatlarını gördüklerinde de, onların aşk u heyecanıyla ürperir ve kendilerini ilk saftakilerin arasında zannederler.

Onlar boş durmayı ve âvâre ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler. Sürekli hareket halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler: okuyup yazma biliyorlarsa bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem arma-ğan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye çalışırlar. Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve kalbi hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli sohbet-i Cânan'la nefes alır verirler.

Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa, sokaklar bütün bütün çamur sey-laplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa; ormanların ürper-ten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasız-lığa kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa... onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve "Her şey devrilebilir; ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.?! Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.?! Ve hele bir de Allah, ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!." der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen. Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini yiyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar. Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler. Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergâhtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.

Onlar her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şeylerini Hak yolunda bezledecek kadar da cömerttirler; bu-rada bir verip, ötede onlarcasını elde edecekleri ümidiyle ömürlerini hep verme şölenleriyle geçirirler. Onların naza-rında, dini koruma-kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imrendirecek seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yoktur. Bu yüce pâyeye ermeyi hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını da sadece ve sadece ona bağlı götürmeye çalışırlar. Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu düşüncelerini projelendirme etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini de Hak'la irtibatlandırarak derinleştirirler.. "Mele-i A'lâ"nın sakinleri de, onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve teyit dilekleriyle yollarına sular serper.

Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli "Allah" der, "fazilet" der ve insanî değerler arkasında koşarlar, peygamberâne bir tavırla herkese sinelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar. Onların bu ölçüdeki hasbîliklerine karşılık Allah da, ellerin-ayakların işe yaramadığı çetin bir günde, bu gönül insanlarına melek kana-dından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirir; ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kudsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Eylül 2002 tarihli 284. sayısından alınmıştır.

23.05.2013

 
 
 
 
Ebû Mûsa (radiyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: "Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın." [(Ebû Dâvud, Edep 20 Müslim, Cihâd 6)]

 

 

"Boşluk yok bu âlemde!"

 
 
 
 
Duyduğu ürkütücü sesle gayriihtiyarî irkildi. Gördüğü manzara karşısında şaşırıp kaldı. Yaprak, bağlı olduğu daldan ayrılmış, yere doğru yol alıyordu. Dünyasını gürültüye boğan bu ayrılığın sesiydi. "Bu bir kopuş mu, yoksa doğuş mu?" dedi. Ne olacak bundan sonra diye düşünürken, diline, her zaman tekrar ettiği "Boşluk yok bu âlemde!" cümlesi takıldı.

Tomurcukken, etrafında pek çok yaprak görmüştü. Bir müddet sonra da dalların çiçeklerle süslendiğini… Yapraklar ve çiçekler, gün geçtikçe birbirlerinden ayrılmaz hâle gelmişlerdi. Yaşlı ağacın dallarında saadet içinde bahar nağmeleri söylüyorlardı. Enselerinde ayrılığın soğuk rüzgârlarını hissedene kadar sürmüştü bu şarkı.

O gün canı gibi sevdiği arkadaşlarının sağa sola itilip kakıldığını gördüğünde yaprak çılgına dönmüştü. Ağaca, neden çiçeklere sahip çıkmadığını sormuştu. Ağaçsa her şey normalmiş gibi tebessüm ederek şunları fısıldadı:


"Evlâdım, bu âlemde boşluk yok. Her şey bir plân çerçevesinde cereyan ediyor. Bütün olanlar, kader kitabının bir cümlesi, şiirinin bir mısrasıdır. Ben daha çekirdek iken, ileride hayat bulup ağaç olacağım yazılıydı. Biz başıboş sayılır mıyız sence? Beni emanet olarak bağrında taşıyan çekirdek, çürümeyi kabullenmeyip isyan etseydi, bugün sen ve ben baharın senfonisini dinleyebilir miydik? Biz bu zaman nehrinde küçücük köpükten başka bir şey değiliz. Bu hakikati kavrayanlar, küçüklükten kurtulup büyük olurken; yalanlarla kendilerini avutanlar, zilletleri sebebiyle gülünç duruma düşeceklerdir. Sen de gel bu gülünç durumu bırak ve hâdiseleri olgunlukla karşılayarak perde arkasındaki hikmetlerden lezzet al. Bir nehir ki akar Arş'tan durmadan / Yıkan sen de fırsatın kaybolmadan."
Yaprak, ağacın dediklerinden bir şey anlamasa da, birazcık teskin olduğunu hissetmişti. Havada uçuşan çiçeklerden birisi yaprağa çarptığında, arkadaşı yere düşmesin diye onu yakalamak istemişti. Lakin çiçek ondan kaçmış ve yaprak bu duruma hayretle bakakalmıştı. Bu kaybolup gitmede ne güzellik olabilir, diye düşünmüştü. Sorularına cevap bulmadan rahat edemiyordu. Bir müddet sonra, çiçeklerin terk edip gittiği yeri nazenin meyveler alınca hatasını ancak anlayabilmişti. Onlarla kurduğu dostluk sebebiyle, artık çiçeklerin yokluğunu hiç hatırlamıyordu.

Çiçeklerin vazifesinin meyvelere zemin hazırlamak olduğunu ve gitmelerinde ne büyük hikmetler bulunduğunu anlayınca ağaçtan özür dilemişti. Ağaç da her zamanki gibi olgunca davranmış, bilge ihtiyar edasıyla nasihat etmişti:

"Demek ki bu âlemde boşluk olmadığını anladın. Senin de buradan gideceğini bilmeni isterim. Ama sen daha güzel bir şey için gideceksin. Toprakta çürüdükten sonra, tekrar dirileceksin. Çürümek yokluk âlemine gitmek değildir, bilakis yeni bir hayata ayak basmak demektir. Bize bu kadar lütufta bulunan Merhameti Sonsuz, bizi yokluğa atmakla rahmetini kesmez."
Yaprak bir defa daha "Boşluk yok bu âlemde!" diyerek daldığı hatıralarından ayrıldı. Her gün meltemlerinde arkadaşlarıyla oynaştığı rüzgârın kollarında süzülüp duruyordu. Rüzgâr da onu çok severdi. O, her gelişinde üst başına bulaşmış kirleri temizlerdi. Yaprak içini kasıp kavuran ayrılık acısını dostuyla sarmaş dolaş olarak azaltmaya çalışıyordu. Rüzgâr onun bu üzüntüsünü anlayınca, kendisine her zaman iyilikte bulunan arkadaşının derdine ortak olmak istedi. Serin nefesiyle yaprağı yükseklere kaldırdı:

— Ne o dostum, üzgün görünüyorsun?
— Olan bitene bir itirazım veya bir isyanım yok, ama... Düşünüyorum da bu kadar büyük âlemde küçücük bir yaprağa kim önem verir ki?
Rüzgâr dostunu neşelendirmek için onu bir yukarı bir aşağı indirip duruyordu.
— Ah be dostum, sanki bu âlemde herkesin önemi bizatihi kendisinden midir ki, sen önemsizliğine üzülüyorsun. Kim değerliyse, bu değer ona bir lütuftur. Verilmişse öpüp başına koyacaksın. Bunu `Ben kazandım.` böbürlenmesi yanlış olduğu gibi, ben bir hiçim nankörlüğü de yanlıştır. Bak ne güzel elbiselerin ve vazifen var.
— Peki, sen neden zerreciklerimi bir bir temizliyordun? Neden bu kadar küçük zerrelerin, atomların önemi yok demiyordun?
— Ne bileyim, vazifem o idi ve ben de yapıyordum.
— Hah işte, sana o vazifeyi gördüren Zât, benim her zerremi her an biliyor ve yönetiyor demektir. Benim bütün zerreciklerim başıboş olsaydı ben onları bir yöne yürütüp esebilir miydim hiç? Benim minnacık zerrelerimi unutmuyorsa, senin gibi önemli işler gördürdüğü birini hiç unutmaz. Hadi gel seninle varlıklar arasındaki yardımlaşma zemzemesini dinlemeye çıkalım. Orada sorularına daha iyi cevap bulursun.

Rüzgâr yavaş yavaş solgunlaşan yaprağı yükseltip etraftaki canlıları seyrettirdi. Bitki ve ağaçlar meyveye durmanın telâşındaydılar. Şefkat denizinde yüzen varlıklar, birbirlerinin yardımına koşuşturuluyordu.

Yaprak bakışlarını kaldırıp, endamını şefkatle ısıtan güneşe bakmak istedi. En sevdiği şey, her sabah güneşle cilveleşmekti. Doğduğundan beri onun sıcak ikliminde mutlu bir hayat sürmüştü. Gece kaybolduğunda, sabaha kadar sabırsızlıkla onun geri gelmesini beklerdi. Güneşle vakit geçirdiği zaman ondan aldığı ışınlarla içindeki kirli havayı temizlerdi. Bu dostluktan doğan tertemiz nefes etraftaki herkese hayat azığı oluyordu.

Güneş, yaprağın, arkadaşı rüzgârla düşünceli bir şekilde gezdiğini görünce, onu daha bir şefkatle ısıtmaya başladı.

— Kardeşim, demek senin de vuslat vaktin geldi. Lakin düşüncelisin biraz. Bir meselen mi var?
— Rüzgâr bana onun her zerresinden haberdar olan birisinin olduğunu söyledi. O Zât`ın beni göreceğini ve kollayacağını bildirdi. Bunu bir türlü anlayamıyorum. Nasıl olur da benim gibi sayısız denebilecek yaprakları, hattâ onların zerrelerini bilsin ve yönetsin, ama birbirine karıştırmasın. Bu kadar karışık ve sayısız işlerin üstesinden nasıl geliyor bir türlü kavrayamıyorum.
— Ben de senin gibi bu âlemde misafirim. Herkes gibi sınırlı ve fânîyim. Vazifemse, yeryüzündeki herkesi ısıtmak ve ışıklandırmaktır biliyorsun. Ben bu vazifeyi yaparken sayısız yaprağı, ağacı.. kısacası herkesi ısıtıyorum. Lakin bu görevimi icra ettiğim zaman hiç kimse nazarımdan kaçmaz. Milyonlarca yaprağı ısıtmam seni ısıtmama mânî değildir. Seninle olan dostluğum başkalarının dostluğuna engel olmaz. Sen benden uzak olsan da, ben sana yakınım. Şimdi, ben bu vazifeyle yükümlüysem bu vazifeyi bana veren, bunun daha ötesini yapamaz mı? Hepimizin arasına bu kadar sevgi ve yardımlaşma kanununu koyan, sevmez ve merhamet etmez mi?

Yaprak, dostlarının, mantıklı açıklamalarla sorularını cevapladıkça kendisini fevkalâde mutlu hissediyordu. Artık akıbetinden korkmuyordu. Toprakta çürümeyi yokluğa atılmak, unutulmak gibi görmüyordu. İçinde yeni bir yolculuğa çıkmanın heyecanı kıpırdıyordu. Yolunu bekleyen bir sevgilinin aşkı beliriyordu içinde. Bir ân önce kavuşmak istiyordu. Yaprağın ruh hâlini anlayan rüzgâr, dostunu daha fazla yormamak için onu yavaş yavaş yere indirmeye başladı. Yaprak son defa ağaca ve dostlarına bakıp onlarla vedalaştı. Cismini her zerresi emir altında olan rüzgâra teslim etti. Dostunun başıboş olmadığını biliyordu. Onun götüreceği yerin kendisinin kaderi olduğuna inanıyordu.

Rüzgâr, yaprağı usulca toprak zemine indirdi. Son defa dostunu hafifçe okşayıp oradan ayrıldı. Yaprak, anne kucağını andıran güven ve sıcaklığı toprakta buldu. Kendisini fevkalâde güçsüz ve solgun hissediyordu. Sabırsızlıkla vücudunun parçalanıp toprağa karışmasını bekliyordu. Buğulu nazarlarla ölüp tekrar dirilip yüksekçe bir yerde durduğunu görüyor gibiydi. Güneş ve rüzgârdan sonra şimdi kendisini yalnız bırakmayan toprağı görünce, ağacın dediklerini daha iyi anlıyordu. Göremediği bir Zât'ın kendisinden her an haberdar olduğuna adı gibi emindi. Fer kalmayan dudaklarını güçlükle hareket ettirip, son defa
"Boşluk yok bu âlemde!"
dedi.
 
 
 
 Abdülgafur Neft ÇALALI / Deneme
 
 
 
 


Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.
Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”

(Ankebut suresi. 45 ayet)
 
 
 

Okunmalı..!


 
 
 
 
 
Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın Sünnetini Doğru Anlıyor muyuz?
“Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.”
(Kütüb-i Sitte)

 Müminlerin dostu olan ve onlara hayır yolları açan Rabbimiz, Kur’an’da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın müminler için bir koruyucu ve yönetici olduğunu bildirir. Bu sebeple Müslümanlar her konuda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’a danışır, onun fikrini ve rızasını alarak bir işe başlarlardı. Ayrıca aralarında anla...şmazlığa düştükleri konularda, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın önerdiği çözüm veya yöntemleri uygularlardı. Bu, Allah’ın birçok hayrı ve hikmeti olan önemli bir emridir. Örneğin, Yüce Allah (Celle Calâluhu)bir ayetinde, tüm haberlerin peygambere veya onun kendisine vekil kıldığı kişilere iletilmesini emreder.
 

“Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan ‘sonuç-çıkarabilenler’ onu bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz.” (Nisa Suresi, 83)

 Allah’ın elçilerinin her emri Allah’ın koruması altındadır. Elçilerin her sözü, her kararı, müminlere ve tüm insanlara hayır ve güzellik getirir. İnanan insan, Allah’ın ve elçisinin emirlerini gönülden boyun eğerek uygular; onun sözlerine itaat ederken kalbinde en küçük bir sıkıntı da duymaz. Allah’ın ve elçisinin hükmettiği her şeyin en doğru ve en hayırlısı olduğunu bilir. Kimi zaman şeytan, elçinin söylediğinden daha farklı bir şey yapmasını fısıldasa da, mümin en hayırlı yolun elçinin gösterdiği yol olduğunun bilincinde olarak hareket eder. Bu davranış ise insanın samimi imanından kaynaklanır.


Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünneti, Kur’an’dan ayrı değildir. Kur’an’ın Allah resûlü tarafından ortaya konmuş yorumudur; Kur’an’ın hayata geçirilmesidir. Sünneti önemli görmemek, Peygamber(asm)’ın dindeki yerini anlayamamaktır. O ticaretten sağlığa, günlük hayattan eğitime kadar her konuda ümmetini bilgilendirmiştir.

Kur’an’ı tüm hayatına uygulamış olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünneti konusunda, müminler için tevilde bulunma ve itaatsizliğe yer yoktur. Şöyle buyuruyor Rabbimiz;


“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin bir kadın ve mümin bir erkek için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)

Elçinin verdiği hükme kalpte tam bir teslimiyetin bulunmaması durumu ise, ayetlerde belirtildiğine göre o kişinin gerçekte iman etmemiş olduğunun bir delilidir. Bir insan, görünürde itaatli bir tavır gösterebilir, söylenenleri eksiksiz olarak yerine getirebilir. Ancak o kişi, kalbi tam anlamıyla tatmin bulmuş olarak itaat etmediği sürece gerçekten iman etmiş sayılmaz. Çünkü böyle bir davranış, o kişinin kalbinde Allah ve elçisi hakkında birtakım şüphe ve kuruntular taşıdığını gösterir. İçten bir itaate sahip olmaması, yalnızca fiziksel bir teslimiyet gösteriyor olması, kişinin yaptığı işlerin de boşa gitmesine sebep olabilir. Görünüşte itaat etmiştir ama ahirette bunlardan dolayı karşılık görmeyebilir. İtaat, görünür yani zahiri değil, ‘batıni’ olmalıdır. Bu yüzden mümin, kendi dünyevi çıkarlarına ters düşse bile, Allah’ın elçisinden gelen bir hükmü içten bir sevinç ile karşılamalı, teslimiyeti kalbinde hissetmelidir. Hak olan bir karar karşısında üzülüp sıkıntı duymak, imanla çelişen bir tavırdır ve isyan anlamındadır.
 

“Sen Büyük Bir Ahlâk Üzerindesin”
 Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın üstün ahlâkı ile yaptığı uygulamalar Kur’an’ın âdeta canlı yorumudur ve bize en güzel örnektir: “Ümmetimin fesad zamanında, unutulmuş sünnetlerimden birini ihya edene yüz şehid sevabı verilir.” (İbn-i Mace)
buyuruyor Resûlullah(Sallallahu aleyhi ve sellem).
Ve o zaman yaklaşmış görünüyor. O halde bu güzel karşılığa lâyık olabilmek için O’nun sünnetine sarılmak çok önemlidir. İslam alemindeki geri kalmışlığın önemli sebeplerinden biri Kur’an’dan ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünnetinden uzaklaşılmış olmasıdır. Halıkı bir, dini bir, Peygamberi bir olan Müslümanlar bu bilinci yaşamaya çalıştıklarında, sarp yokuşlar aşılacaktır
.

 Allah’ın, “şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem Suresi, 4) 


 Hz. Aişe(radıyallâhu anhumâ), Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın güzel ahlâkını, “Çirkin söz söylemezdi. Hayâ, terbiye ve nezakete aykırı bir davranışta bulunmazdı. Çarşı ve pazarda yüksek sesle konuşup gürültü çıkarmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affeder bağışlardı” (Ebu Davud) ifadesiyle övüyor. Ve O’nun hayatının, Kur’an ahlâkının hayata geçmiş hâli olduğunu şu sözleriyle tarif ediyor:
“Resûlullah’ın ahlâkı… Mü’minun suresini okuyabiliyor musun? Bu sureyi onuncu ayetine kadar oku! İşte Allah’ın Resulü’nün ahlâkı böyle idi” (Buhari)

Peygamberimiz(Sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a olan kuvvetli imanı ile görevini en güzel şekilde yerine getirmiş, insanları Allah’ın hayat veren yoluna, hidayete davet etmiş ve çağrıya icabet eden samimi insanların yolunda rehber olmuştur.

Samimi müminlerin yapmaları gereken, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın kendilerini hayat verecek bir yola çağırdığının bilincinde, onun yoluna uymaları ve sünnetini kendilerine rehber almalarıdır. Ancak Kur’an’a katıksızca iman edildiği ve Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünnetleri kararlılıkla uygulandığı takdirde Kur’an ahlâkı tüm dünyaya hâkim olabilir.

Tüm insanlara güzel ahlâkı ile örnek olan ve onları güzel ahlâka davet eden Peygamberimiz(Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın izinden giden samimi müminlere, Allah yardım edecek, yollarını açarak onlara başarı verecektir.

Allah’ın resûlü, tüm insanlığı kendisine hayat verecek şeylere çağırır. Ancak yalnızca icabet ve itaat edenler rahmete kavuşturulurlar. Ayetlerle haber verildiği gibi;


“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.” (Enfal Suresi, 24)

“Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.” (Nur Suresi, 56)


 

Işığıyla yolumuzu aydınlatan Rahmet Peygamberi (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ın, namaza başlamadan önce ettiği duası, duamız olsun: “Allah’ım bana güzel ahlâk ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlâk ihsan edemez. Allah’ım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır.” (Müslim)
 


Fuat Türker