31.07.2011

Ey oruç, tut beni!





Ey oruç, tut beni

Hoş geldin ey suskun sevgilim;
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.
Hoş geldin ey yüzü gamzelim;
B/akışının menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi. Gör(e)meyip de seni, göster(e)meyip de yanımda yöremde, görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.
Hoş geldin ay yüzlüm benim;
Tut saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola, yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar, uyut. Dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı.
Hoş geldin ey hesapsız sevincim;
Tut elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden, şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini, önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.
Hoş geldin ey ruh ikizim;
Tut, ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü... Tut ki aynalarda avuntu bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni. Ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan, ardın sıra sürükle, yuvama götür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım. Elinde tut, say beni, inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü; sahih kıl beni.
Hoş geldin ey son tesellim;
Göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi.
Hoş geldin ey kalbimin göğü;
Tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.
Hoş geldin ey bin bahar neşesi;
Tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna götür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.
Hoş geldin ey ışıltılı libasım;
Tut yakamdan, giy beni, giyindir beni, ört bencilliğimi, üşümeye terk etme bendeni. Omuzlarıma sarıl şal gibi, rızana razı eyle beni.
Hoş geldin ey kan davalım;
Tut (i)ki yakamdan, tutukla beni, yetimlerin yüzüne çalıp pare pare eyle cimriliğimi. Bağla ayağımı yokluklara gitmekten. Bileklerimi kelepçele, yasakla ellerime biriktirmeyi..
Hoş geldin ey açlığım;
Tut ve at sahte doymuşluklarımı, teni üzerimden sıyırıp ruhun semâsına savur beni. Çıplak bırak cümle duyarsızlıklardan. Yırt at yüreğimdeki yalancı tesellileri.
Hoş geldin ey sırdaşım;
Tut beni, sobele. Saklandığım yerde bul beni. Şehrayinlere kat. Gizlice kaçır evden. Mahyaların ışığına kat gözlerimi. Kan/dillerin fısıltılarını lerzan gönüllere karıştır. Kanlıyı hunrîz ile barıştır ki ihanetler yatışsın, nefretler sönsün, yalnızlıklar sussun..
Hoş geldin ey gam telim;
Tut getir o mahur besteleri. Notaların ahengine böl kırgınlıklarımı. Şarkı eyle, ezberinde tut kırık sözlerimi. Mızrabının ucunda titretiver yüreğimi, aşka sürgün et kelimelerimi, göklü salkımından emzir kuşluk vaktimin ümitlerini.
Hoş geldin ey güz yağmurum;
Sağanağına tut bu çorak gönlü. Seline kat yangınlarımı. Damla damla denize at kanayan yanlarımı. İçimde uyuyan tohumları uyandır, baharlara taşı/r yüreğimi. Hüznümün sarı yapraklarını toprağa kat.
Hoş geldin ey orucum;
Acıktım sana; sofrana oturt beni.
Acıttım içimi; göğsünde avut beni.
Aktım sana; damla damla yut beni.
Aldandım sahte ışıklara; beşiğinde uyut beni.
Ağular içtim bal kâselerinden; döşeğinde sağalt beni.
Azaldım nisyanlar içinde; gözlerinde çoğalt beni.
Ağına düştüm isyanların; tut elimi, doğrult beni.
Ağzına düştüm yalanların; tut dilimi, doğruda tut beni.
Ayartısına kandım anlık sevdaların; tut gözlerimi, körelt beni.
Arı duru kalamadım, bulandım; el üstünde tut pişmanlıklarımı, durult beni.
Tut beni.

SENAİ DEMİRCİ

20.07.2011


Mevlana der ki: yorulacaksan, zorlanacaksan, şikâyetçi olacaksan, keşkeklere sığınacaksan, söze ama diye başlayacaksan girme aşk yoluna...
Aşk yolunda 'U' dönüşü yoktur! Aşk der ki sana: yolumdaysan başım feda yoluna ama bil ki senin de başını isterim yoluma! Kahır kapris gelecekse senden amenna! Ama ayağına diken batarsa... Yolumda ah edip vah lama! 
Aşk bilek gücü değil yürektir! Yüreğin yatmıyorsa düşme yollara...


Aşka yanmalı can dediğin. Ya canan olmalı yada canını almalı. Yar diyemezsin ki herkese içindeki yaran olmalı... Herkesin de bir yüreği vardır amma yürek dediğin bir başka yanmalı. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

 
AŞK``
Hz.Zeyd'in gözlerindeydi,
Hz.Bilal'in sesinde !
Sümeyyenin parcalanan bedeninde,
Ammar'ın yetim kalışındaydı !
...
``AŞK``
Onun( s.a )
yolunu takip etmekti...
Şimdi söyle `Aşık` mısın ?

19.07.2011

Sabır Sabır Sabır


Yâr ,aşkına "Bismillah" derken , niyet ettim sadece "sabır" diye...

Aşk” için Nefs-i emmareyi bir kenara koyar mısın ?
Yüreğin başka şems görmesin diye, benim ile boyar mısın ?
Gözünden yaş geleceğini bilsen,Bir ömür benimle yaşar mısın ?
Haktan günde bir dilim ekmek nasip olsa, doyar mısın ?
Söyle sevgili, O yâr mısın ?

Sinemizdeki mabutları devirmedikçe…

ALLAH1 150x150 Sinemizdeki mabutları devirmedikçe...
Ölmemenin çaresi doğmamaktır. Dünya bir misafirhanedir ve dünya cennetin bekleme salonudur. Dünyaya gelen insan cennete gitmek için gelmiştir.
Çünkü Allah, rahman ve rahimdir. Amma bazı insanlar günaha dalarak cennete gitmek istemiyorlar.
Mesela biz, Allah kelamı ederken, dinî kitaplar okurken yoruluyoruz; kahvedekiler yorulmuyor, dinleniyormuş (!) Akşam geç vakit eve gittiğim zaman sokaklardan geçerken bakıyorum, meyhanelerin ışıkları pırıl pırıl parlıyor… Bu sebepten her zaman derim ki, cehenneme gitmek isteyenlerin gayreti hayatım boyunca bana hız vermiştir. Dinî çalışmalarımızda yorulmamalıyız, diye düşündürmüştür.
Kendime soruyorum: İman hakikatlerine nasıl hizmet edebilirim? Acaba yılların ve kütüphanemin bendeki birikimini Müslümanlara nasıl aktarabilirim? İşte bunun sancısını çekiyorum.
“Efendim, zaman kötü, bu devirde günaha bulaşmamak mümkün değil” diyorlar. Müslüman’ın imanı güçlü, kuvvetli ise günahların sel gibi aktığı yerde de boğulmaktan kurtulur. Günah yükseldiği kadar yükselsin, o, iman salına binip selamet sahiline çıkar. Bizim durumumuz sahabenin durumundan daha mı kötü? Her yerde müşrikler ve herkes cani… Allah’a iman etmeden önce içki içen, zorbalık eden, zina yapanlar, Yaradan’a teslim olunca bu günah ve alışkanlıklarının hepsini yakıp, külünü göğe savurmuşlar. “Alıştım, ben bu günahları terk edemem” dememişler. Çünkü vicdanının, beyninin, gönlünün, nefsinin kıyılarına gümbür gümbür iman dalgaları çarpmış.
Ömer’i, Hz. Ömer yapan, imandır!..
Bu sebepten düşüneceğiz… Hayat yolunda ilerliyoruz. Yükümüz günah mı, sevap mı? Yoksa karışık mı? Karışıksa oran ne? İnsanlar yaşadıkları Avrupa hayatına öyle alışmışlar ki, içinde bulundukları sefahet bataklığından başlarını kaldırıp, “Rabbim bizden ne istiyorsun?” diye sormuyorlar. Modaya uydukları kadar İslam’a uymuyorlar.
Takvimden koparılan her yaprak, ömrümüzden giden bir gündür. Nasıl ki takvim bitiyor, bir senelik ömür de bitmiş oluyor. İnsanlar, nehirdeki su kabarcıkları gibidir. Su kabarcıkları çıkar batar. İnsanlar da zaman denilen nehirde su kabarcığı gibi çıkar ve batar. İnsan bu dünyada misafirdir. Ev sahibinin isteklerine uygun yaşamışsa, ev sahibini memnun etmişse daha güzel bir yere davet edilir. Her yolcunun çantası vardır. Ahirete giden yolcunun çantasında sevaplar çoksa götürdüğü bu hediyeye karşılık ona saadet-i ebediye verilir.
Kefenin cebi yoktur. Kefenin süslü olması cenazeye fayda vermez. Cenazenin kendisiyle beraber götüreceği, sadece sevapları ve günahlarıdır. Başka hiçbir şeyi kendisiyle götüremez.
Ahirete götüremeyeceğimiz şeye kalbimizi bağlamamalıyız. Kalp Beytullah’tır. Yani Allah’ın evidir. O evi çöplük haline getirmek en büyük saygısızlıktır. Bu sebepten her şeyi kalbimize alamayız. Her şeye kalbimizde yer veremeyiz. Bu hal bize yeter.
Sinemizdeki mabutları devirmedikçe, Lailahe illallah’ın manasını anlamamışız demektir!..
Hekimoğlu İsmail

Mehmed Paksu'nun Kaleminden...

 
     Hastalıklar, dertler, sıkıntılar. Canımıza, malımıza gelen ârızalar, zararlar. Can ve mal kaybına sebep olan olaylar. Yangınlar, çeşitli kazalar, susuzluk, savaşlar ve daha akla hayale gelmeyen yüzlerce tür felaketler... Bu tür musibetlerle her...
 
     Bu musibetlere karşı neler yapmalı, nasıl davranmalı, nasıl hareket etmeli, nasıl görmeli, hangi tedbirleri ve önlemleri almalıyız?İlk başta ve öncelikle musibetler gözde büyütmemeli, küçük görmeli. Musibetin içinde boğulup kalmamalı, bir çıkış yolu aramalı. En kestirme çıkış yolu da, musibeti küçültmek, küçük görmektir. Meselâ nasıl? Hani, bazen gece vakti, karanlık bir ortamda insanın gözüne bir hayal ilişir.
 
    Bir köşede sallanan bir ipe bakar durur, baka baka o ipi yılan gibi görmeye başlar, sonunda kendi kendini korkutur, ürker, kaçar. Veya bir bahçe kenarında otururken az ilerideki ağaca baktıkça ve rüzgarın çarpmasıyla ağacı sallanır halde gördükçe, ağacı, üzerine doğru gelen bir canavar zannetmeye başlar. Halbuki ne o ip yılandır ve ne de o sallanan ağaç canavardır. Olayı gözünde büyütmüş, sonunda boş yere kendi kendini korkuya kaptırmıştır. Biraz cesaret göstererek gidip o ipi eliyle tutacak olsa, ağacın yanına gitse, ne bir korku kalacaktır üzerinde, ne de bir endişe...

   Başa gelen musibetler de öyle. Gözde büyütüldükçe büyür, geleceğini karartır, ümidini yitirir, korku ve telaş içinde hayatını alt üst eder. Ancak bilse ki, musibetler ne olursa   olsun geçicidir, ilk anlardaki, ilk günlerdeki gibi ağırlığı kalmaz, azalır. Bunun için başa gelen her musibeti küçültmeye çalışmalı, basitleştirmeye gayret etmeli, bütünüyle hayatımızı etkisi altına almasına müsaade etmemelidir.

Az olsam biraz…


Azalsam biraz…
Biraz az olsam…
Daha saf,daha temiz,daha pak ve daha muhtaç olsam…
Hakk`lı bir nazar Lûtfetsen bana Yâ Rabb…Var olan herşeyin daha müreffeh durduğunu,aheste aheste döndürüldüğünü,pay pay aktığını görmemi sağlayacak bir nazar, bir bakış Lûtfetsen Yâ Rabb…
O nazarada fazla karışmasam,yegâne merkezde toplansam…Ufacık olsam, Ufalsamda derinlerde bir nokta olsam…Ve tek noktada var olsam…
Yaradılış Âlâ Âmenna…ama ben birazcık azalsam…çağlamadan asırlarca kalsam…durulsam dursam,durulaşsam…şiir gibi olsam…
Ve arınsam…
Ve sığınsam…

Bilmelisin ki…


Pembe Güller
Bilmelisin ki…
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez…

Bilmelisin ki…
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır…
...
...
Bilmelisin ki…
Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasındaki çizginin nereden geçtiğini bulmak ZOR…

Bilmelisin ki…
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez…
Gerçek aşkların da!...

Bilmelisin ki…
Tecrübenin kaç doğum günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var…

Bilmelisin ki…
Aile hep insanın yanında olmuyor...
Akraban olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil...

Bilmelisin ki…
Ne kadar yakın olursa olsunlar, en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir…
Onları affetmek gerekir…

Bilmelisin ki…
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor…
İnsanın kendisini de affedebilmesi gerekiyor…

Bilmelisin ki…
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın, dünya sizin için dönmesini durdurmuyor…

Bilmelisin ki…
Şartlar ve olaylar kim olduğumuzu etkilemiş olabilir…
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz...

Bilmelisin ki…
İki kişi münakaşa ediyorsa bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez…
Etmedikleri de sevdikleri anlamına gelmez...

Bilmelisin ki…
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar…
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır...

Bilmelisin ki…
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor...

18.07.2011

Bir Namaz Hatırası…

Bir Namaz Hatırası…

Avrupa ülkelerinde bulunduğumda etrafımdaki hiç kimse namaz kılmıyordu. Çünkü onlar Hıristiyan’dı. Kendi kendime sordum: Ben neyim?Ben Müslüman’ım…Neremden belli Müslüman olduğum? Şahsi hayatımda Müslümanlığım belli. Fakat sosyal hayatta belli değil. Öyleyse namaz kılmam şart!
Amerika’da bulunduğum 60′lı yıllar… İzne çıkmıştık. Bir öğle namazı vaktinde okuldan uzaktaydım. Cami yok, kilise kapalı. Parka gittim. Orada ağaçların arasında, çimenlerin üzerinde namaza durdum. İçimde bir sevinç, bir ses… Çok şükür. Namaz kılıyorum.
NamazTa%C5%9F %C3%BCst%C3%BCnde Bir Namaz Hatırası...
Namaz kılacağım yeri seçtim. Gölgeye bakıp kıbleyi tayin ettim. Acayip duygular içindeyim. “Niyet ettim öğle namazının sünnetini kılmaya”, demedim… Dedim ki: “Allah’ım ben öyle bir yerde bulunuyorum ki Amerikalı öğretim üyelerine itaat ediyorum. Onlara itaat edip sana itaat etmemek olur mu? Kalbimi çalıştıran, bana hayat veren, sağlığımı devam ettiren, tahsil yapmak için bana akıl veren Allah’ım; Sana hamd için Sana şükür için namaz kılıyorum. Başımı toprağa koyacağım. Esmaül hüsnanın tecellisine karşı kendimi bir hiç hükmünde sayıp kainatın, her şeyin kumandan-ı azamı olan Allah’ım, Sana secde edeceğim. Allahu ekber…” tekbir aldım.
Hayalim diyor ki, yeryüzü bir mescit, Kâbe mihrap, Resul-ü Ekrem Efendimiz (sas) mânen imam, ben de cemaatim. Çevremde bulunan mahlukat namına Allah’a secde ediyorum…
Böylesine acîp bir duyguyla rükua eğildim, secdeye gittim.
Başımı secdeden kaldırmak istemedim. Amerika büyük bir devlet. O devletin büyüklüğü Allahu ekber yanında nokta bile olamaz.
Secdeden doğruldum. Bir de baktım, bir sürü insan dolmuş etrafıma. Büyük bir kalabalık. Onların ortasında ben namaz kılıyorum. Namazı bitirinceye kadar kalabalık dağılmadı. Selam verdim, kalktım. Kalabalıktan bazı insanlar secde ettiğim yere geldiler. Çimenlerin arasına bakıyorlar. Burada ne vardı ki, bu adam kafasını buradan kaldırmıyor? Sonra önümdeki ağacın gövdesine baktılar. Burada ne var ki bu adam yattı kalktı önünde? Sonunda biri gelip sordu, “Ne yapıyorsun?” Dedim ki: “Ben Müslüman’ım, namaz kılıyorum.” Bu sözü söylerken sanki dünyanın tepesine çıkmışım, herkese ilan ediyorum. “Ben Müslüman’ım! Namaz kılıyorum!”
Namaz, çok uzakta yabancı bir ülkede, gayrimüslimlerin içinde beni İslam sancağı gibi ayakta tuttu. Namaz kıldığımı gören, yanıma gelirdi. Sen Müslüman mısın?, derdi. Namaz, hayatıma nurunu serpiyordu…
Çilesini çekmediğimiz şey bizim değildir. Zor şartlarda namaz kılmanın çilesi varsa, Allah için çile çekmek en büyük saadet. “Çeşitli sebeplerle namaz kılmıyoruz.” diyorlar. Onlara diyorum ki: “Hiç değilse bazen, bir vakit namaz kılmak lazım. O namazla ne oluyor? Müslüman, Müslümanlığını ilan ediyor.
Midenin gıdasını vermeyince açlığın acısını çekiyoruz. Aynı şekilde adam diyor ki: “Sıkıntıdan patlıyorum!” Niye sıkılıyoruz? Beynimiz ilim ister, kalbimiz ibadet ister. Onların gıdasını vermeyince insan sıkılır. Hiçbir şey yapamazsa televizyonun karşısına oturur, saatlerce kalkmaz. Tabii o halin getireceği bazı psikolojik hastalıklar da olabilir.
Ben hastalanmadan önce bir gayem vardı: İstanbul’un bütün camilerinde namaz kılmak!.. Bir gün Ortaköy’de, bir gün Eminönü’nde, bir gün Levent’te… 10 yıl önce hastalandım. Camiye gidemiyorum. Yaş ilerliyor, seneler geçiyor. Nereye gidiyoruz? Ahirete. Benim ak saçlarım ahiret biletidir. Yolcuyuz biz. Çantamızı almış gidiyoruz. Çantamızda sevaplar olsun. Namazlarımı yeniden camide kılacak kadar yürüyebilmeyi isterdim.
Hekimoğlu İsmail

Hamd Ve Şükür Arasındaki Fark

b_360_0_0_00___files_images_content_resized-4858-1303919930.jpg
"Hamdin en meşhur manası, sıfât-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı kâinata câmi' bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve esma-i hüsnadan herbirisinin tecelligâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.

Eğer insan maddî ve manevî herbir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. "  (İşaratul - İ'caz)

Hamdin anlatıldığı bu bölümde aynı zamanda şükrün hamdin bir alt şubesi olduğunu öğreniyoruz. Yani hamdin şümulü daha geniştir, şükrü de içine alır. Şükürle hamd arasında şöyle bir fark da dile getirilir: Şükür insana ulaşan nimetlere yapılır, hamd ise insana ulaşsın ulaşmasın bütün nimetlere yapılır.

Mesela, insan kendi rızkına bakarak Allah’a şükreder; bir milyonu aşkın hayvan türlerinin bütün fertlerini rızıklandırmanın Allah’a mahsus bir kemal olduğunu düşünmekle de hamd eder.

Şükür, daha çok, nimete karşı yapılır. Hamd etmekte ise medih manası daha hakimdir. “Hamdin en meşhur manası, sıfât-ı kemaliyeyi izhar etmektir."

Mesela hamd ile ilgili şu ayetlere bakalım:
FATİHA:1- Hamd o âlemlerin Rabbi, 2- O Rahmân ve Rahim, 3- O, din gününün maliki Allah’adır.

EN'AM: 1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar.

SEBE':1- Hamd, o Allah'ındır ki göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Ahirette de hamd O'nundur. O hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.

FATIR:1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediği kadar artırır. Gerçekten Allah her şeye kâdirdir.

Dikkat edilirse Allahu Teala ile ilgili bu ayetlerde nazara verilenler hep birer kemal sıfatıdır. Yaratmak, alemleri terbiye etmek, ahireti getirmek, melekleri elçi yapmak gibi...

İnandık demekle kurtulacaklarınımı sandılar?

b_360_0_0_00___files_images_content_resized-6107-1304515650.jpg
İnsanlar, "İnandık" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.
Cenab-ı Hak, Ankebut süresinin 2. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:

İnsanlar, "İnandık" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.

İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik de*mekle bırakılacaklarım mı sandılar?" Sûre, imanın sadece dil ile söylenen bir kelime olduğunu sanan bir grup insandan sözederek devam eder. Bir sıkıntı veya mihnetle karşılaştıklarında, hemen sapıklık cehennemine dönerler. Âhiret azabı dünya azabından daha hafifmiş gibi, dünya azabın*dan kurtulmak için, İslamdan çıkarlar." İnsanlardan kimi vardır ki, Allah`a inandık der. Fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah`ın azabı gibi sayar..."

Sûre, peygamberlerin sıkıntıları ve Allah`ın risâletini tebliğ hususunda karşılaştıkları şiddet ve zorluklardan bahsederek devam eder, Nuh kıs-sasıyle başlar, sonra İbrahim, sonra Lût, sonra da Şuayb (aleyhimu`s-selam)`ın kıssasını anlatır. Âd ve Semûd gibi bazı zorba ve azgın milletlerden, Kârim, Hâmân ve diğer azgınlardan bahseder ve onların başlarına gelen helaki hatırlatır.

17.07.2011

Okuduğumu hayatıma nasıl geçirebilirim?

Peygamberin(asm) bildirdiğine göre, öldükten sonra insanların en çok pişmanlık duyacak olanları; dünyada iken ilimlerini hayatlarına aktarmayanlardır.
Başarıdaki en ince sırrın nerede saklı olduğunu bilir misiniz? Küçük bir grup insanı diğer insan kitlelerinden ayıran ve aralarda uçurumlar oluşturan sır nerede gizlidir? Zekâda mı? Zenginlikte mi? Destekleyici ve teşvik edici çevrede mi? Soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekte mi? Hayatımızın akışı, bize bizi çok değerli kılabilecek bilgiler öğretir. Bize heyecanla anlatılan başarı sırlarının pek çoğunu önceden bildiğimizi görürüz. Bazen insanlara anlatmaya çırpınırken, boşuna konuştuğunuz düşüncesine kapılabilirsiniz. Çünkü ne anlatsanız, biliyorlardır. Sorun nerede o zaman? Çok şey biliyorsak, hayatlarımız neden değişmiyor?
Peygamberin(asm) bildirdiğine göre, öldükten sonra insanların en çok pişmanlık duyacak olanları; dünyada iken ilimlerini hayatlarına aktarmayanlardır. Bildiği halde ilmini yaşamayanın hâli çok acıklıdır gerçekten: Evinizde bir ülkeyi satın alacak değerde hazine saklıydı ve siz onu demirciler dükkanında hurda fiyatında sattınız. Olağanüstü bir hazineyi yok fiyatına sattığınızı sonradan öğrenmek size esef vermez miydi? Başarı yollarını ararken kendimizi duvarlara çarparak yıllarımızı tüketiyoruz. Sırlar bir yerlerde gizlenmiyor. Aksine, çocukluğumuzdan bu yana bulutların arasından süzülen ışıklar gibi gözlerimize ve kalplerimize saçılıyor. Aslında hayatta en büyük başarı; hatta başarının tek başına kendisi; insanın öğrendiğiyle amel edebilmesidir. Zenginlik israf etmemekte gizliyse; zenginlik, iktisadı başarmaktır. Sağlık sigarayı bırakmakta saklıysa, hafıza sabah erken uyanmakta gizli ise; başarı sigarayı bırakmakta ve erken uyanmakta aranmalıdır.
Bildiğini hayatına aktarmayanın yüzleşeceği tehlikeler, bilmeyenlerden kat kat fazladır. Cahil, öğrenebilir. Bilmeyenin öğrenme ve uygulama fırsatı her zaman açıktır. Ama bilenler bildiklerini uygulama savaşı vermediklerinde, ilimlerini taktir etmemiş, şükrünü eda etmemiş olurlar. Matematik öğrenen çocuk bakkaldan alışveriş yaparken, ödeyeceğini ayrıca hesaplamıyorsa, öğrendiği matematiği taktir etmiyordur. Güler yüzün hayrını idrak ettiğimiz andan itibaren yüz hatlarımız değişmemişse, tebessümün şükrünü yerine getirmiyoruzdur. Sonuçta, Kaderin Şefkâtli Sahibi de, bildiklerini sanarak nankörleşenlere tokatlar savurur: Çünkü ilim izzetlidir.
Kendilerine sunulan izzete şükretmeyenler, ilim sahibi olmayı hak edemezler.
Şükredemeyenlerin gözleri “ülfet perdesiyle” kapatılır; o gözler bulutların arasından saçılan bilgi ışıklarını göremez olurlar. Sonra onlar herkesle birlikte ilim okyanusunda yürütülürler, ama farkında değildirler. Sonra da kalplerine “ben biliyorum” adını taşıyan kapkara bir gurur perdesi örtülür. Cehaletleri arttıkça, kendilerini âlim sanan zavallılara dönüştürülürler. Gururları başkalarından öğrenmelerini engeller. Âlimler onlara öğretmekten kaçınır. Melekler kalplerine ilhamı kesip onları terk ederler. Sorunumuzun farkında mıyız?
Çırpınırcasına öğrenmeye çalışıyoruz. Bir kurstan veya konferanstan ötekine koşuyoruz. Övülen bir kitap duyduğumuzda fedakârlık yapıp hemen satın alıyoruz. Değerli bir bilgiyi hayranlıkla dinliyoruz ve kavramaya çalışıyoruz. Peki, öğrenme yolunda gösterdiğimiz çırpınışın hiç olmazsa onda birini, öğrendiğimizi uygulayabilmek için gösteriyor muyuz? Üniversite sonuna kadar uzanan öğrenim süreci bize sadece bilgiyi “öğretiyor.” 20 yılı aşkın süre boyunca binlerce günümüzü sadece hocalarımızı dinlemekle ve anlattıklarını not etmekle geçirdik. Peki, derslerin hemen ardından hayat okyanusuna döndüğümüzde öğrendiklerimizle neler yapabileceğimizi de sorguladık mı?
Başarının sırlarını bilenlerin belki de milyonlarca olduğunu görebilirsiniz. Hayatta devrim yapabilecek bilgileri içeren kitapları yüz binlerce insan okuyor. Ama o insanlardan sadece birkaçının yıldızı parlayabiliyor. Sadece birkaçının ruhunda depremler yaşandığını görüyorsunuz. Sadece birkaç kişi aşkını kaybetmiş Mecnun gibi dağlara savuruyor varlığını... Az insan gecenin yıldızlarını gözyaşlarıyla özlüyor. Az insan televizyondan vazgeçebiliyor. Az insan sabah uykusunu parçalayarak yatağından fırlayabiliyor. Bir avuç insan ''Evrenin Sahibine'' kavuşma arzusuyla uzaya uzanmak isteyen ruhunu ateşleyebiliyor. Çünkü öğrendiklerini uygulama savaşı veren insanlar çok az. O zaman çaresiz miyiz? Hayır! Bu küçük yazının içeriğine gelin birkaç öneriyi sığdıralım:
• Bilgi, “bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum” diyen kalplerin yanında huzur bulur. Sizi sevmeyenlerin huzurunda hoşnutluk duymazdınız. İlme aşık olmanın yollarını aramanızı öneriyorum. İlme kavuşmak için tüneller kazmaya, sürünerek de olsa Çin’e gitmeye, gerekiyorsa horlanmaya ve aç kalmaya hazır olmalısınız.
• Bilgi kapısını açan şifre “şükür duygusunda” gizlidir. Size öğreterek öneminizi artırdığını her hatırladığınızda ''Evrenin Sahibine'' sevinçle ve minnetle şükrediyor musunuz? Şükür, sevincinizi; sevinç, zihinsel sağlığınızı; zihinsel sağlık, öğrenme becerinizi; öğrenme beceriniz de yeniden sevincinizi artıracaktır. Hafızanızı bir yoklar mısınız? Size öğrettiklerinden dolayı bugün Yaratıcımıza kaç kez teşekkür etmiştiniz? Şükretmedikleri halde yine de bugün kendilerine bir şeyler öğretilenler, biriken borçlarını nasıl ödeyeceklerini sanıyorlar?
• Bildiğimiz kadar değil; bildiklerimizi yaşadığınız kadar değerli olduğumuzu idrak etmeliyiz. Yaratıcımız bizi bilgilerimizle değil, yaşantımızla değerlendirecektir. Zira O bizim mallarımıza ve suretlerimize değil, amellerimize ve kalplerimize bakıyor. Bilgilerimiz, mallarımız ve suretlerimiz cinsindendir; ama niyetlerimiz ve yapmaya çabaladıklarımız, gerçek değerimizi oluşturacaktır. Son nefesinize kadar öğrenmek; ama, herhangi bir bildiğinizi yaşamaya fırsat bulamadan ölüp gitmek ister miydiniz? Öğrenme çabası da bir eylemdir elbette; ama onu yaşantıya aktarmakla ona ruh katarsınız. Elektriğiniz yoksa buzdolabınız ne işe yarar?
• Yeteneklerimiz bildiklerimizle değil, uygulamalarımızla gelişir. Zaten hayatımızdaki gerçek başarılarımız diplomalarımıza değil; becerilerimize dayanır. Bize aldığımız eğitimlere göre değil, işyerimize sağladığımız katkıya göre ücret verirler. Sosyal hayatta bize duyulan saygının temelinde bildiklerimiz değil, yapabildiklerimiz yatar. İnsanları bildikleriyle değil, yaptıklarıyla hatırlarsınız. Eser üretenler çok bilenler değil, az da bilseler, bildiklerini yaşayanlardır.
• Az da bilse, bildiğini yaşayan, çok bildiği halde bildiğini yaşamayandan daha başarılı olacaktır. Gazetelerde çarpıcı bir istatistik okumuştum: İnsanlara ekmek kapısı olan işyerlerinin sahipleri, genellikle resmî yüksek eğitim süreçlerinden geçememişler. Patronların çoğu ilkokul mezunu. Üniversiteleri bitirenler ise çoğunlukla bu çalışkan patronların kurduğu fabrikalarda iş arıyorlar. Çünkü, öğrenciler üniversiteye kadar uzanan süreçte öğrendiklerini uygulamanın önemini yeterince kavrayamamış oluyorlar. İz ve eser üretenler ise hayata tam da uygulamanın içerisinde başlıyorlar. Küçük bir bilgi kırıntısı edindiklerinde, ertesi sabah ilk yaptıkları iş, onu uygulamak oluyor.
• Zihinsel bir sorgulamayı alışkanlık hâline getirmeliyiz: “Bu bilgi gerçek hayatta nasıl işime yarayabilir? Onu şimdi ve bundan sonra nasıl uygulayabilirim?” Bu sorgulamayı yaptıkça alışkanlığa dönüşecek ve gün gelecek, yaşama biçimimizin de değiştiğini göreceğiz. Eğer işinize yaramayacak bir bilgi öğrenmişseniz derhal atın gitsin. • Öğrendiğiniz her yeni bilgiyi sorgulayın: “Bunu nasıl uygulayabilirim? Gerçek hayatta nerede kullanabilirim?” Fırsatını bulur bulmaz da mutlaka kullanın. Eğer kullanamayacağınız bir bilgi öğrenmişseniz, kültürsüz kalmanız pahasına da olsa acımayın, unutun.
• O zaman ne olur? O zaman, gelecekteki yıllarınızda dehanız gelişir. O zaman, geçen her gün, ruhunuzun sevgi ve sevinç okyanusunun kilometrelerce ötesine daldığını fark edersiniz. O zaman, siz Evrenin Sahibinin evrende en çok önemsediği, özenle koruduğu ve meleklerine taktirle yâd ettiği izzetli ve sevgili bir temsilcisi oluverirsiniz. O zaman, size bakan, varlığınızda Yaratıcınızın imzasını okur. O zaman, siz evrenin en değerli meyvelerinden birine dönüştürülürsünüz. Bunları istemez miydiniz?
Muhammed Bozdağ
b_360_0_0_00___files_images_content_resized-6232-1304928924.jpg
Okuduğumu hayatıma nasıl geçirebilirim?

16.07.2011

Münir Derman Hazretleri anlatıyor... (Ve le zikrullahu Ekber)

Münir Derman Hazretleri anlatıyor...
''Ne söylemiş Resulü Ekrem ona bak.
O ne yaptı ise onu yap.
Allah Kur'anda ne söylemişse onları kendi malın gibi bil.''

En büyük zikir Allah'ın kendini zatı Ahadiyyetini zikrettiği zikirdir.
Durmadan kâinat tesbihat halindedir.

İnsan da bu tesbihata devamlı olarak (hücreler, bütün organların mikroskopik kısımlarıyla birlikte) kalb ile devam etmektedir.
Bütün mahlûkat canlı cansız herşey tesbih halindedir dedik...
Atomlardan tutun da bütün vücut hücrelerinde devam eden bu tesbihatı kalb hissettiği zaman Hak'kın zikri o zaman cesedde ortaya çıkar.
(Allah'ın) demiyoruz (Hak'kın). Bu kelimeleri anlamak en güç meseledir.
Bundan dolayı Mansur (Enel Hak) diye bağırdı (Enallah) demedi.
(Ben Allah'ım) zaten kimse söyleyemez.
Söylediklerim kuru lâf değildir.
Mansur'u anlayamadılar.
Katline ferman verdiler...
Allah da bu sırrı söylemesin diye ona katlolmak nasip etti.
Başa gelecek her türlü belânın altında bir hayır vardır.
Bunu unutmayınız.
Ben söylemiyorum.
Resulü Ekrem söylüyor.
Bunu milyonda bir fark eder.
İnsan belâların altındaki hayrı tefrik edemedi mi isyana küfre kadar sürüklenir.

Bir zaman toprak üstünde iken şimdi toprak altında olanlardan toprak üstünde iken yaptıklarından bahsetme.
Onları rahmetle an...
Şimdi toprak altında iken ne yaptıklarından biliyorsan bana onlardan bir ip ucu ver.
Ona göre hareket edeyim.
Bütün bu tesbihat ve zikirlerin hepsinde hedef Allah'tır.
Zikredici Allah'tır.
Bütün zikirlerde söylenen kelimeler lâfızlar alettir.
Bunlara hulûs ile devamla, kalpte tarifi mümkün olmayan bir halet hasıl olur.
İşte asıl zikir (O) dur.
Dikkat et (budur) demiyoruz.
Söylenecek kelimeleri alet olarak kullanarak kalbin harekâtına girmek lâzımdır.
O zaman kalp bilinmeyen bir intizama girer.
Senin haberin olmayan zikre, haberli habersiz girmektir.

Ayeti kerime (ve ile başlar) ve le zikrullahu ekber'in manası "Ya Ha-bibim o zikir var ya Allah'ın zikri en büyük zikir odur."
Yoktan yaratılan kâinattaki intizam idrak hududunun dışında bile durmadan tesbih halinde atomuyla protonuyla işlemektedir.
Yıldızlar döner, gece gündüz olur.
Birbirlerinin etrafında dönerler.
Mütemadiyen bu tesbihat devam eder ki bu Allah'ın güçlerinin (Hak) olarak Allah'ı zikretmesidir. Senin kalbin de bu tesbihat içinde durmadan doğuştan son gününe kadar çalışmaktadır.
Bu senin Allah'a en yakın olmak hasebiyle Allah'ın zikrine iştirak etmeni sağlar.
O zaman (Hak) dan Allah'ın zikrine girmiş olursun.
Erirsin, ya Mansur gibi bağırır kafan vurulur veyahut denizdeki bir damla gibi denizle bir olursun.
Ne söylemiş Resulü Ekrem ona bak.
O ne yaptı ise onu yap.
Allah Kur'anda ne söylemişse onları kendi malın gibi bil.
O zaman bütün mürşitlerin, büyüklerin, gelmiş geçmiş velilerin isimleri saymakla bitmez.
Dedikleri ve öğrettikleri şeylere bu yukarıda anlatılan şekilde girmeye çalış.
Ölmeden evvel ölün Hadisinin derin manası da budur.
Dünya yüzünde iken Ahad da eriyin.
O'nun yarattığı kâinatın en kıymetli mahlûku olduğunuzu bilin.
Bu kelime lâfız ve sözlerin gizli ve açık birçok yolları vardır.
Kuru lâflar üzerinde kalma. Kendini örseleme.
En basit en aciz bir kulun söyleyeceği ve anlatacağı (Ve le zikrullahu Ekber) in manası budur.
Not:
Yukarıdaki yazı
" ALLAH DOSTU DER Kİ...YAZILMAMIŞ SIRLARIN İLKİ YAZILACAK SIRLARIN SONU 2. CİLT "
 kitabından alınmıştır.

ORUÇ'un Bedene Tesiri

Dr. Münir Derman Hazretleri anlatıyor.
İslâmların en büyük ibadetlerinden biridir ki, hiçbir veçhile içine riya giremez.
Bu ibadetledir ki, insan ruhu, maddi bağlarından muayyen bir müddet için ayrılarak manevi bir inşirah ve istirahata çekilir.
Hazret-i Resûl'e vahy olunan Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğine göre oruç, Allah'ın, kendisine inanan ve tapanlara bir emr-i mübarekidir.
Gün doğmadan başlayan, güneş batıncaya kadar her türlü yeme ve içmeden, telezzüz-ü şehvaniden kendisini kendi kendine men'eden oruçlu bir insanın selabet-i ruhiye ve ruhaniyesi önünde hiçbir mantık eğilmeden kendisini geri alamaz.
Orucun maddi bakımdan vücut makinasına yaptığı büyük tesiri kısaca mütalaa edersek; yiyeceksiz kalış, ilk önce açlık duygusunu uyandırır, bazen sinir bozukluğu ve nihâyet yorgunluk hissini ortaya atar.
Daha çoğu ruhi ve daha azı maddi gibi görünen bu rahatsızlıklar vücut makinasında ehemmiyetli olan birtakım gizli vücut çalışma hadiselerini tahrik eder.
Karaciğerdeki şekerler, deri altındaki tabakalar ve adaledeki yağlar, beze ve karaciğer hücrelerinde proteinler harekete geçerler.
Bütün uzuvlar, maddelerini, iç muhitin ve kâlbin tamamiyetini muhafaza için, feda ederler.
Bu suretle bir sene durmadan ve dinlenmeden çalışan insan makinası, nesiçlerini temizler ve değiştirir.
Bu değişme bir senelik yorulan ve kendisinde kimyevi birtakım maddeleri biriktiren uzviyetin insan ruhiyatı ve arzularına bağlı bazı itiyat ve isteklerini değiştirir; yerine daha taze, daha canlı, ruh ve madde çalışma sistemini husule getirir.
Hastalıklarda, hekimlerin tavsiye ettiği istirahat, hasta uzviyetinin normal vaziyetini alması için vücudun hücrelerine yeniden bir hız vermekten başka bir gayeye matuf değildir.
İnsanın farkına varmadığı uzviyetinin hücre ve nesiçlerinin bir senelik yorgunluğu, ancak oruç ile, temizlenmek ve kuvvet bulmak imkanına sahip olur.
Günün erken saatlerinden başlayarak, 12-14 saat aç duran bir uzviyetin maddi çırpınışı ile onun taşıdığı ruhun bir rahatlık deryası içinde çalkanışını, bu uzun saatlerin sona ereceği dakikalarda, duymak ve ondan ruhani bir zevk hissesi koparmak itiyad-ı diniyesine malik insanlara, ne mutlu.
12-14 saatlik bu alışkanlığın verdiği ruhani zevk tarif çerçevesine ve tavsife sığmaz...
Ruh adeta cesede küçük bir işleme kabiliyeti bağı bırakarak namütenahi kainatın ihtizazları içine karışıyor...
Fakat bu ihtizazlar ancak kamil, bilgi ve ilim peşinde koşup onun verdiği büyük kuvvetle yoğrulmuş kafa taşıyan Müslüman insanlarda kendisini hissettirir...
O halde oruç; insan ruhunun uzviyetine bir hız veren taahhüdüdür.
Kur'ân-ı Kerim'e göre:
İlâhi ve beşeri her taahhüt mukaddestir.
O halde hakiki oruçlu olan insan, mukaddes uzvi ve ruhi bir durum almış olacaktır.
Buraya kadar fertler topluluğunun emr-i İlâhi olarak yapmaları istenen büyük sıhhi ve ruhi kaideler teşrih edildi.
Bu umumi kaideler içinde fertlerin teker teker yükselme istidat ve arzusunu taşıyanlara ait öğütleri bulup çıkaracağız.
Hicret vukua gelmeden evvel Medine'de fevkalade çok sıtmalı mevcuttu.
Senede yüzlerce kişi sıtmadan ölür ve ıstırap çekerdi.
Resûl-i Ekrem Medine'yi teşriflerinde Medine'nin etrafını çok bataklık görmüş ve sıtmanın bu sulak ve pis yerden geldiğini söyleyerek bu işe önayak olarak bir defasında 30 bin hurma fidanı diktirmiştir.
Ve bataklıkları kurutmuştur.
Ebu'l-Berekat'ın kitabında yazılıdır:
"Bir yerde hastalık çıktığı zaman o yerde bulunuyorsanız başka tarafa gitmeyiniz, başka yerde hastalık varsa o tarafa da, seyahat etmeyiniz." buyurarak ilk karantina usulünü vaz'eden Cenab-ı Peygamber'dir.
Bütün hastalıklarda himye, yani perhizi musirrane tavsiye eden bütün devaların başı budur, diyen Ulu Peygamber'dir.
Allah'ın takdir buyurmuş olduğu ömrü rahat yaşamak, huzur içinde geçirmek, rıza-i İlâhiyi kazanmak için şunlara kat'iyyen riâyet ediniz, buyuruyor:

Daima taze yemeklerden yiyiniz,
Çok sıcak ve çok soğuk yemeyiniz.
Çok çiğneyiniz, yavaş yemek yiyiniz,
Yemeğe oturmadan ellerinizi yıkayınız,
Daima yemekten iştihalı olarak kalkınız, çok yemeyiniz.
Yemeklerde çok su içmeyiniz.
Kışın daha ziyade yağlı yemekler, yazın serin yiyecekler ve sebze yiyiniz.
Yemeklerinizde hurmayı eksik etmeyiniz.
Üzüm, hurma, zeytin Allah'a şükretmek için size afiyet ve kuvvet verir.
Yorulduğunuz zaman tatlı yiyiniz.
Kırık, çatlak kaselerde yemek yemeyiniz, su içmeyiniz.
Yemeklerde daima neşeli olunuz. Yalnız yemek yemeyiniz.
Yemekten sonra daima dua ederek şükrediniz.
Ayda birgün muhakkak oruç tutunuz, vücudunuz dinlensin.
Bal yiyiniz, bin derde devadır.
Bu tavsiyeler binlercedir.

Okuyucularıma bu tavsiyeler gâyet basit gelecektir.
Fakat 1300 sene evveline bir seyahat ederlerse akıl durduran bir hadise ile muhakkak karşılaşacaklarını anlayacaklardır.
Bunlardan hiçbiri bugün değişmemiştir.
Değişemez ve değiştirilemez de...
Bu kadroya giren her hadise büyük, cihanşümul ve İlâhi olur.
Son senelerin keşifleri dünya tıbbını değiştirmiş, yeni bir devre sokmuştur.

Ben Bu Cihana Sığmazam

Ben Bu Cihana Sığmazam

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
'Cevher-i lâmekan' benem, 'kevni mekâna' sığmazam.

'Arş ile ferş' 'kâf ile nun' bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve sessiz ol, şerh ve beyâna sığmazam.

Kevni mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki nişana sığmazam.

Kimse vehim ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zan ile vehme sığmazam.

Surete bak ve mânâyı suret içinde tanı ki,
Cism ile can benem velî, cism ile câna sığmazam.

Hem sedefim hem inciyim, Haşır ve Sırat esenciyim,
Bunca kumaş ve raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Gizli hazine benem ben iş, aynı ayan benem ben iş,
Cevher-i yer benem ben iş, denize ve yere sığmazam.

Gerçi Muhit ve Azimim, adım âdemdir âdemim,
Dar ile 'künfekan' benem, ben bu mekâna sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latîfeyi ki, ben dehre ve zamana sığmazam.

Yıldızlar ve felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini ve sessiz ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.

Zat ileyim sıfat ile, Kadr ileyim Berât ile,
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam.

Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu ateşin zebânisin, ben bu zebâne sığmazam.

Bal ile hem şeker benem, şems ile hem kamer benem,
Rûh-i revân bağışlarım, rûh-i revana sığmazam.

Gerçi bu gün Nesîmiyim, Hâşimîyim, Kureyşiyim,
Bundan uludur âyetim, âyet ve şâna sığmazam.

Nesimî

 
 
 
 
 
 

Nesimi hakkında ansiklopedik bilgi

Nesimi on dördüncü yüzyıl şairlerinden. Bir rivayete göre, Bağdat'ın Nesim nahiyesinde doğdu. Şivesinde azeri özellikleri görüldüğü için de, Tebrizli olduğu sanılmaktadır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.

Nesimi çok seyahat etti. SultanBirinci Murad-ı Hüdavendigar zamanında Bursa'ya geldi. Sonra, Mısır'daki Çerkez sultanlarının elinde bulunan Halep şehrine yerleşti. Oradayken, Vahdet-i vücud sarhoşluğundaki bazı yazıları ve sözleri İslamiyete uygun görülmeyerek, 1417 senesinde idam edildi.

Semerat-ül Füad kitabında ve Ruh'ul Beyan Tefsiri'nde, Nesimi'nin sünni ve tarikat ehli olduğu yazılıdır. Bu Türk şairi hakkında en doğru ve güvenilir bilgiyi, kendi yüzyılında yaşamış olan Ünlü alim İbn-i Hacer-i Askalani vermektedir. İbn-i Hacer'e göre, Seyid Nesimi Tebrizlidir. Asıl ismi Şeyh Nesimeddin'dir. Hurufilik denilen yolun kurucusu Fadlullah-i Esterabadi'nin talebesidir. Bunlardan anlaşıldığına göre, Nesimi'nin önce Hurufi iken sonra pişman olduğu, tövbe ettiği anlaşılmaktadır. (Bkz. Hurufilik)

Nesimi, divan şiirinin adeta bir Yunus Emre'sidir. Fikirlerini korkusuz şekilde; her sıkıntıyı ve tehlikeyi göze alarak yazmış ve içli bir şekilde söylemiştir. Nesimi, zamanının Türkçesini en güzel şekilde şiirlerinde kullanmıştır. Arapça ve Farsça bilen Nesimi'nin tasavvuf kültürü derindir. Mevlana Celaleddin Rumi'ye hayranlığını ifade eden şiirleri de vardır.

Nesimi'nin bir Divan'ı vardır. Divanının en doğru olanı, Bayezid Kütüphanesindedir. Divanında, küçük mesneviler ve gazellerden başka, devrinin Türklere has bir nazım şekli olan tuyuğlar ve bazı Farsça şiirler bulunmaktadır.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Ah Minel AŞK'

Yusuf’san önce sevmekle başlayacaksın çileye… Öyle bir seveceksin ki; şüphe olmayacak içinde. Öyle saf, öyle temiz olacak işte. En yakınların kesecek başını… En yakınların itecek seni karanlıklara… En yakınların yakacak her zerreni. Ve sen güzel görec...ek, güzel bakacaksın her şeye… Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor Bu dünya perdesinde Yusuf olmayı seçtiysen, önce dar kapılardan geçeceksin… Dört duvara dokunacaksın, her köşe başında bir kuyu olacak sen girecek – sen çıkacaksın. Her çıkış bir başlangıç, her düşüş bir devrin bitişi olacak. Ve O’ndan başka kimseyi imdada çağırmayacaksın. Zindanların yakın edecek bütün yaratılmışı… Dağlar yoldaşın, taşlar arkadaşın, kuyular sırdaşın olacak. Önce sıla yakacak içini… Sonra adı hasret olan tüm özlemler gelecek peşinden… Sabırla başlayacak dünya sürgünün. Yusuf olmak zor çok zor… “Nurunda hoş, narında” diyeceksin. Tüm ateşleri gül diye tutacaksın. Kor önce avucunu, sonra yüreğini yakacak, susacak susacaksın “ Ah” demeyi bile çok göreceksin diline. Şikâyet kapılara gelip gelip gidecek eski yerine.. Sevmenin ne zor olduğunu elbet anlayacaksın. Yusuf olmak zor çok zor… Köle olup önce pazarlarda satılacaksın… Saraylara ayağında kelepçeyle gireceksin. Toprak değecek tenine, rüzgâr savuracak tanelerini gözlerine Kimse inanmazken sana, yitirmeyeceksin hiç ümidi. Hamken yanacak, yandıkça pişeceksin, “Elhamdülillah” kemerini kuşanacaksın, Çileden geçmeden gidilmez hiçbir yere.. Çekecek çekecek hep pişeceksin… İmtihanı öyle kolay olmayacak aşk yolunun Her adımda bir kez daha bileneceksin. Yusuf olmak zor çok zor… Her yanışında anlayacak; Yusuf olmak zor diyeceksin. Sonra aşkın ne zehir olduğunu tadacaksın, Kılıçtan keskinliğini, nankörlüğünü, acizliğini Yolun zindanlara düşecek, edep perdesinin ardında bekleyeceksin. Beyaza değen siyah temizlenene kadar sürecek bekleyişin. Öyle kolay olmayacak siyahtan arınmak, Yani seneler sürecek bekleyişin. Kapılara asılacak Yusuf gömleğin, Bakıp bakıp, eğeceksin başını Ama mahcubiyetten değil, yine edepten olacak sakınışın. Ne zamanki sebepler kapısını kapatıp tümden, Dönünce yüzünü Rahmana bir haber gelecek gaybtan: “Yusuf tertemizdir günahtan” Sultanlığın yolu zindandan geçecek bileceksin… Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Nasıl kapanır bu kanayan yara Nasıl anlatılır ki sana bu hal Terimde tuz gözyaşımda bal Bağdaş kurarmısın soframa Gözlerimde umut yüreğimde aşk Ölümleri boşlayıp düşer misin sevdama…. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor… BÜTÜN Yazılar ve Şiirler İçin..

Sabır gerek...
Yakup gibi tenhalarda gezip Yusuf diye inleyerek...
zaman gerek Yusuf gibi kuyulardan mısır saraylarına yükselerek...
azim gerek Muhammed(s.a.v) gibi Ebucehilin bile hidayeti için yetmiş kez yanına giderek...
hasret gerek Mecnun gibi Leyla diye aklı ziyan ederek...
edep gerek Hz.Osman gibi meleklerden bile hürmet görerek...ve Aşk gerek her defasında yine sana dönerek...Geldim diyerek...