4.06.2013

 
 
 
 
“Allah’ın ipine birlikte ve sımsıkı sarılın ve parçalanmayın.’ buyuran Yüce Rabbimiz! Hepimizi manevi kirden, kinden, kibirden arındır; kalplerimize basiret bağışla ve lütfunla bizi fitnelerden uzakta tut. Ayaklarımızı sağlam bastır ve kalplerimizi güçlü kıl. Şükürler olsun ki başımıza şeytanı değil, Seni seçtik. Tek gerçek zafer kaynağı olan rahmetine sığındık. Bizi yüce kapında tut ve kahırlardan koru.”
Amin
 
 

 
 

Maide Suresi (5:8-9)

 
 
"Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun.
Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin.

Âdil davranın, takvâya e...
n uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.

Allah iman edip makbul ve güzel işler yapanları affedip kendilerine büyük mükâfat vermeyi vaad etmiştir." Maide Suresi (5:8-9)



 
 
 
Şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek samimi şekilde
'Lâ ilahe ilallah Muhammedu'r-Rasûlüllah' diyen herkes içindir.

| Hadis-i Şerif, Buhari, İlim 34
 

Hayrında Şerrinde ALLAH'tan geldiğini unuttuk.



Düşmez kalkmaz bir ALLAH unuttuk.

Sevdiklerimize, onları ne çok sevdiğimizi söylemeyi unuttuk.
...

Hep kaybettiğimizde anladık değerlerini.
Ve sonra çok pişman olduk belki.
Aradık ama artık yoktular.

Sabretmeyi unuttuk.
Şükretmeyi unuttuk.
Zamanın su gibi akıp gittiğini
geriye dönüş olmayacağını unuttuk.

Tövbe ettik ama sonra tövbelerimizi unuttuk.
Kalbin yaratıcının Kabe'si olduğunu unuttuk.

Ahde vefayı unuttuk
İnsanların görmedende sevebildiklerini unuttuk.
Sevmenin en güzelini
Karşılıksız sadece ALLAH rızası için olduğunu unuttuk.

Bildiklerimizle amel etmeyi unuttuk.
Kalplerin yanlız ALLAH'ı anarak mütmain olacağını unuttuk.

Bazen sevdiklerimizin hatırnını sormayı selam vermeyi unuttuk.
Ne de çok şey unuttuk.
İnsan olduğumuzu
Yaratılan en şerefli mahluk olduğunuzu unuttuk.
Aslında her birimiz ayrı bir mucizeyiz bunu da unuttuk.
Dualarımızda belki birçok kardeşimizide unuttuk.

Kuyularda Yusuf'u unuttuk.
Hasta yatağında Eyyub'u unuttuk.
Ateşe atılan İbrahim'i unuttuk.
Pişman olup ta affolunan Yunus'u unuttuk.
Ve Gül kokulu Efendimiz'in (sallalahu aleyhi ve sellem) yaşadıklarını unuttuk.
Ve bu yolda yıllarca çekilen çileleri unuttuk.

Bizim unuttuklarımızı bize hatırlat, unutmamıza fırsat verme YARABBİ..

İsraftan Kaçınma ve Yaratılış Prensibi

 

İnsanlık âlemi, günümüzde içine düştüğü "israf batağı"nın zararını geç de olsa fark etmeye başlamış ve çözüm arayışına girmiştir. İsraf ve iktisatsızlık, içinde yaşadığımız asrın en dehşetli hastalıklarındandır. İsraf, insanların ekseriyetinde vazgeçilmesi zor bir alışkanlık hâline gelmiştir. En büyük israf ise, en kıymetli ve tekrar kazanılması mümkün olmayan ömür sermayesinin israfıdır. Zîrâ ömür, insanın bir defalığına gönderildiği bu dünyada, aklı ve iradesiyle yapabileceği ve ebedî saadeti kazanabileceği âhiret ticaretinin sermayesidir. İlâhî iktisat kanunlarına işaret olarak Furkân Sûresi'nin son âyetlerinde, mü'minlerin sıfatlarından bahsedilirken, onların israftan sakınan kimseler olduğu net bir şekilde ifade edilir: "Rahman'ın o has kulları harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar, bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar."1 Başka bir âyette ise, insanın Allah'ın (celle celâluhu) kendisine verdiklerini yerinde kullanmayıp, israfla saçıp savurmasının, onu Şeytan'ın arkadaşı yapacağı anlatılmaktadır.2

Kâinatta ve varlıklar arasında karşılıklı yardımlaşma ve birbirinin ihtiyacına iktisatlı bir şekilde cevap verme vardır. Tabiat dikkatle incelendiğinde görülür ki, her şeyde en hafif suret, en kısa yol, en kolay tarz ve en faydalı şekil tercih edilmiştir. Kâinatta israf yoktur; israf, sadece insan iradesinin karıştığı işlerde görülür. Kâinattaki maddeler 108 çeşit elementten, her element de atomlardan yaratılmıştır. Atomların ortalarında atom çekirdeği ile onun etrafında, belli uzaklıkta, enerji seviyelerindeki orbitallerde elektronlar yer alır. Atom çekirdeği etrafındaki elektron orbitalleri, "elektron evleri"ne benzetilebilir ve bunları elektronların doldurmaları belli kaidelere göre olur. Bu kaidelerin en başta geleni de, elektronların önce en az enerjili hâli alabilecek şekilde -diğer bir ifadeyle- en fazla enerji tasarrufu yapabilecekleri şekilde orbitalleri doldurmalarıdır. Buna, minimum enerji kullanarak optimum iş yapma kaidesi denir. Elektronların "en az enerjili hâli tercih ederek" enerji tasarrufu yapmalarının neticesi olarak atomlar yaratılmakta ve kararlı hâlde tutulmaktadır. Buna mikro ölçekte başka örnekler de verilebilir:

Aynı cins veya farklı cins birden fazla atomdan meydana gelen moleküllerin teşekkülünde ve varlıklarını kararlılıkla devam ettirebilmelerinde, Yeni kimyevî bileşiklerin yaratılmasında kullanılan kimyevî reaksiyon mekanizmalarında, Çeşitli kristal yapıların teşekkülünde ve kararlılıklarını sürdürmelerinde, aynı enerji tasarrufu prensibi ve israftan kaçınma açıkça görülmektedir.

İlâhî iktisadın makro ölçekteki çarpıcı bir misâli, yerküremizin üzerinde 120 km. kalınlıktaki atmosferde cereyan eden karbon, azot ve su devridâimlerinde görülür. Bu devridâimler yerkürenin canlılara ev sahipliği yapması noktasından önemlidir. Karbon, canlılığın anahtar elementidir. Havanın takriben % 0,03 - % 0,04'ü CO2'dir. Bitkiler, fotosentez esnasında havadan CO2 alır ve bu, karbonun canlı organizmalara girişinin ana işlemini teşkil eder. Yeşil bitkilerin ürettiği karbon ihtiva eden çeşitli gıda maddeleri, bunları tüketen hayvanlara ve insanlara geçer. Onlar da kendi organizma ve hayatî faaliyetlerinin hususi ihtiyaçlarını gidermek için bu bileşikleri kullanır. Karbonun oksijenle yaptığı bileşikler, kayalarda ve sularda da vardır ve bunlar, çeşitli reaksiyonlara girerler; neticede karbon tekrar CO2 hâlinde atmosfere verilerek devridâim tamamlanır ve yerküredeki toplam miktarda eksilme olmaz.

Azot devridâimi, atmosferdeki azot ile toprak, su ve canlılardaki azot arasında gerçekleşir. Yonca ve baklagillerin köklerindeki nodüller içine yerleştirilen ve çoğunluğu Rhizobium türü bakteriler, havadaki serbest azotu tutarak bitki için kullanılabilir hâle getirir. Canlı organizmaların çürüme ile bozunmaları neticesi meydana gelen amonyak, azot bileşiği bir gaz olarak atmosfere verilir. Nitrifikasyona sebep olan bakterilerden başka bakteri türleri de vardır. Onlar da azotu çeşitli anyon ve katyon hâllerine, serbest azot ve azot oksitlere çevirirler. Azot devridâiminde bu şekilde bakteri ve alglerin çeşitli türleri rol alır ve azot devridâimi de, yerküremizde toplam miktarında eksilme olmadan, iktisat prensibi içinde cereyan eder.3

Güneş ışınlarıyla ısınan okyanuslar, denizler, göller ve barajlardan buharlaşan sular, atmosferde bulutlar hâlindeyken uygun şartlar oluşturulunca yağmur, kar veya dolu yağışları şeklinde tekrar yeryüzüne indirilir ve tabiî su devridâimine giren toplam su miktarı değişmez.

Yeryüzündeki bütün canlılar ömürleri bitince ölür; fakat cesetleri, topraktaki çeşitli cinsten bakteri ordularının faaliyetleriyle toprağa dönüştürülür. Tabiî olarak burada da israf görülmez. Ayrıca bazı yırtıcı hayvanlar da, cesetleri yiyerek hem gıda ihtiyaçlarını karşılarlar hem de kâinatta hiçbir şeyin israf olmadığı hakikatini ortaya koyarlar. Besin zinciri içinde birbirlerinin gıdası olan canlılarla, hem besin zincirindeki canlılar beslenmiş olur; hem de çeşitli cinslerin nüfusu kontrol altına alınır ve ekolojik denge korunur.

Kâinattaki canlıların, ilhamen imal ettikleri yapılarda da israf yapılmadığını görmekteyiz. Meselâ bal arılarına, dâima en az balmumu ile en geniş petek hacmi elde edilebilecek şekilde bal petekleri yaptırılır. Bu sayede bu canlılar da azamî tasarruf prensibine riayet etmiş olurlar.

İnsan, kâinatın yaradılışı ve devamı ile alâkalı kanun ve prensiplere (âdetullah kanunları) muhalefet etse, hemen başarısızlıkla karşılaşır. İnsanın başarısının sırrı, kâinatta cereyan eden kanunlara ve prensiplere uygun hareket etmesindedir. Bu kanun ve prensiplerin başında da, israftan kaçınma ve minimum enerjiyle optimum iş görme vardır.

Dipnotlar

1.Furkân Sûresi: 25/67
2.İsrâ Sûresi: 17/26-27
3.Cook, R.B. 1984, Man and the Biogeochemical Cycles Interacting with the Elements, Environment 26 (7):10-15f.

Prof.Dr. Mustafa NUTKU

3.06.2013

Karı-koca birbirlerine nasıl seslenmeli?

 
 
 

 Evin reisi olan bey, çocuklarının annesi, hayat arkadaşı ve dert ortağı olan hanımını ismiyle çağırırken ona olan sevgisini hissettirirse; ha­nım da beyini çağırırken, samimi, sevgi dolu ifadeler kullanırsa birbirlerine olan saygı ve bağlılık mânâları açık bir şekilde görülür.

Aile hayatının huzurlu ve mutlu bir şekilde devam etmesi, hayatlarını ortaklaşa yürüten hanımla beyin birbirlerine karşı saygılı, merhametli ve şefkatli olmal
arıyla mümkündür.

Hanımına karşı şefkatli, anlayışlı ve tatlı davranan bey, o haneyi nasıl bir saadet yuvası haline getirirse; kocasına saygılı, itaat eden, sa­mimi olarak bağlı olan hanım da bu saadeti kat kat arttırır.Karı-kocanın ideal bir eş oldukları her hallerinden belli olur.

Bu durum kalben birbirlerine olan bağlılıklarından, aile bütçesini birlikte düzenlemeye; genel davranışlarından çocukların terbiyesine; evde ya­pılması gereken işlerin ortaklaşa halledilmesine ve hattâ birbirlerini çağırırken, yekdiğerlerinden söz ederken hitap tarzlarına ve bahsediş şekline kadar her yerde kendisini gösterir.

İşte, aile denen cennet yuvasının uyumunu temine yardımcı olan bir nokta da, eşlerin birbirlerini çağırırken, birbirlerinden söz eder­ken kullandıkları hitap tarzıdır.

Meselâ, evin reisi olan bey, hanesinin bekçisi, çocuklarının annesi, hayat arkadaşı ve dert ortağı olan hanımını ismiyle çağırırken ona olan sevgisini hissettirirse veya sevgi-muhabbet ifade eden hitap şekil­leriyle çağırırsa; hanım da beyini çağırırken, samimi, sevgi dolu ifade­ler kullanırsa birbirlerine karşı olan saygı ve bağlılık, merhamet ve itaat mânâları daha açık bir şekilde görülür.

İşte bu sır içindir ki, meşhur fıkıh âlimlerimizden İbni Âbidin, ha­nımın, kocasını ismiyle çağırmasını mekruh sayar ve hitap ederken "efendi" diye çağırmasını tavsiye eder.( Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, 2:151; el-Ahvâlü'ş-Şerîatil-İslâmiyye, s. 187.)

Hanımın, kocasını ismiyle çağırmasında her ne kadar dinî bir sorumluluk yoksa da, bu şekilde bir hitap tarzı az da olsa saygı his­sini zedeleyen bir hal değil midir? Çünkü bu ifadeler İslâmî bir ter­biye ve görgü kuralıdır. Uyulmasında büyük hikmet ve faydalar vardır.

Zaten daha önceki İslâm toplumunda, bilhassa Osmanlıda bu gör­gü kurallarının en güzel şekilde yaşandığını görürüz.

Evlât, babasına, "Bey babacığım", annesine, "Hanım anneciğim"; hanım, kocasına "Efendi, efendiciğim"; bey de hanımına "Hanım sultan" vs. saygı ve iltifat dolu sözlerle hitap ederlerdi.

Ne zaman ki, Avrupa ile temaslarımız başladı, onların saygıdan, merhametten uzak âdetleri yer etmeye, kendi toplumları için geçer­li olan görgü kuralları bizim toplumumuzda da yaşanmaya başladı.

İşte o zaman benliğimize nakşolmuş olan güzel örf ve âdetleri­mizden vazgeçer olduk. Farkında olmadan onlara uyduk.

Şimdi de kendi esas âdetlerimizi ve görgü kurallarımızı kendi dünyamızda yaşatmamızda hiçbir engel yoktur.

O güzel esaslar kişisel hayatımızda, ailemizde, nihayet bütün bir toplum içinde yaşanır hale gelirse, şüphesiz, ahlâk dünyamızda arzu ettiğimiz seviyeye gelmiş olacağız.

Mehmed Paksu
 
 

Bazen..

 
 
 
 
Bir bakış ki açıyor gönül muammasını,
İki sevdalı kalbin en gizli yarasını,
Bir bakış ki kudreti hiç bir lisan da yoktur,
Bir bakış ki bazen şifa, bazen zehirli oktur.

Faruk Nafiz Çamlıbel
 
 

2.06.2013

 
 
“Allah’ın insanlar için açtığı iyilik kapısını kimse kapatamaz ve kapattığı kapıyı da kimse açamaz. O’nun gücü, hükmü ve hikmeti mutlak ve sınırsızdır. Öyleyse ey insanlar! Allah'ın size olan iyiliklerini iyi düşünün. Size göklerden ve yerden rızık veren Allah'tan başka bir yaratıcı var mı? O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Bu gerçeği anladığınız halde nasıl oluyor da doğru yoldan dönüyorsunuz?”
 (Kur’an, Fatır; 2-3)
 
 
 
 
 
"Sarayı süslese de, kendini bilmeyen altın ölü; dağlarda dolaşsa da çiçek arayan arı diridir. İnsan da, odağına göre ve odağı kadar yaşar. Kimi odaklandığı bir kaşık suda boğulur, kimi de kalbine doldurduğu bir avuç güzellikte mutludur."
 
Dr. Muhammed Bozdağ
 
 
 
 
 
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti...
" buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi:
"Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!"
 [Ebû Dâvud Edeb 40 ; Tirmizî, Sıatu'l-Kıyame 52]
 

 

Kadim İnsandan Kadim Kelamlar..

 
Siretin güzelliği yüreği kuşattığı bir gecede,
Fantaziyeler talan olur saçılır birkaç hecede.
 

Suret… Dış güzellik… Akıbeti olan… Okyanusun maviliği…
Siret… Gönül güzelliği… Kalıcı olan… Okyanusun derinliği…
 

Suretin güzelliğini arayan her göz yanıldı!
Suret, bir ömür güzelliği taşıyabilir sanıldı.
 

Siretin güzelliğini arayan her göz gönüldendir. Gönülden olan her şey hakikat güzelliğini kılavuz edinip doğruya ulaşmıştır. Sureti güzel kılacak olan, bir ömür kadim kalacak olan siretin güzelliğidir.

AŞK, Sureti değil, Sireti okumakla oluşan bir duygudur. Zira, bir an görüp sevmek sadece cismani; ‘ilk görüşte aşk’ bir masal, bir fanteziyedir. İlk görüşte aşık olduğunu sananlar, aslında yüz güzelliği gibi fani bir duygunun peşine düşmüşlerdir.

Suretin güzelliğini sevenler, akıbeti olana gönül vermiştir. Onları ki, bir gönül oyununa dalmış ve başlamadan kaybetmişlerdir.
Seven, sevdiğinde bitmez tükenmez bir muhabbet bulmalı. Onu suretinde değil, siretinde okumalı.
 

Suretin güzelliğini arayanlara bir çirkin tohum örneği yeter
O tohum ki, gönül toprağına ekilince güzelliklerle biter.
 
Kays’ın çöl kızı Leyla’ya sevdalanışı bir gönül yangınıdır.
“Bu kara kıza nasıl böyle sevdalandın?” diyenlere,
“O’na benim gözlerimle baktınız mı?” diyen Kays, Leyla’nın kalbinde gördüğü gülü suretinde de görmeye başlamıştır. Leyla’ya kavuşamayan çöllerin mecnunu Kays, bir süre sonra gülde değil gülün sahibinde, aşkta değil aşkın sahibinde bulur kendini. Zira her aşk gönülleri yaratan Rahman’ın aşkıyla beslenir. İns’in İns’e duyduyu aşk, O ulvi aşkın bir gölgesi, O kuddise aşk’ın akisidir. Karşılığını bulsa da, bulmasa da her Aşk, kaynağına dökülecektir. Çünkü; Kaynağına Dökülen Tek Şeydir Aşk…
 

Yüreği çirkin olanın yoktur bir kıymeti
“Yüzüm güzel“ diyenin yakındır kıyameti
 
Sevilen, sevenin gözünde ahsen ve latiftir. Kalbin aynasında süslenen her maşuk, aşığın gözlerinin gördüğü yegâne güzelliktedir. Her yüzü ‘en güzel’ görecek olan bir yüreğin varlığı mutlaktır.
Okyanusun maviliğini seyredip “ne kadar da güzel!” diyenler, maviliğin ardındaki güzellikten bihaberdir.
 
Kadim Dolunay
 
 
 
 
 

Allah’a dua etmenin üslubu nasıl olmalı?

 
 

Dua, Rabb’imize karşı yapılan çok sırlı, gizli ve kudsî bir ubudiyettir. Evet, o, en hâlis bir kulluk tavrıdır. Dua, insanın ihlâs ve samimiyetle Rabb’isine yönelip O’ndan bir şeyler dilemesi hâlidir.

Kur’ân-ı Kerim, “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara, 2/186), “Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min, 40/60), “Duanız olmazsa Allah indinde ne ifade edersiniz ki!” (Furkan, 25/77) … gibi âyet-i kerimelerle duanın ehemmiyetini dile getirmektedir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ümmetine dua etmeleri mevzuunda sık sık tavsiyelerde bulunur ve kendisi de hayatı boyunca yaptığı mübarek dualarla, ondan hiç dûr olmaz.
 Bu kadar tahşidatla anlatılan dua, mü’minin hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Dua ile Rabb’ine ellerini kaldıran bir kul, âdeta O’na şöyle demektedir: Esbap bütün bütün sukût edebilir. Tabiattaki hâdiselerin hiçbir tesiri olmayabilir.. ve kimse bana el uzatıp, dertlerime derman olmayabilir. Ben her zaman sesimi duyan, soluklarımı işiten ve bana şah damarından daha yakın olduğunu ihtarla bana yakınlığını hatırlatan, sonra da duama icabet edeceğini vaad eden ve vaad ettiği şeyleri yapmaya gücü yeten, söz verip de ne yapayım gücüm yetmedi demeyen, O Yüceler Yücesi Zât’a ellerimi kaldırdım ve O’na dua ediyorum.”

Kul, duasıyla, görmese bile, âsârıyla gördüğü Allah’a O’na hitap edecek kadar bir kurbet hissiyle yönelir. Biz, güneşe uzak olduğumuz gibi O’ndan da uzak olabiliriz. Ancak O, tıpkı güneş gibi rahmetinin şualarıyla her zaman başımızı okşamakta, her hâlimize nigehbân bulunmakta ve Kendisine açılan elleri boş çevirmemektedir. Evet O, kuluna kendi anne ve babasından daha şefkatlidir. Allah Resûlü, bu hakikati etrafındaki sahabilerine şöyle bir tabloyu göstererek anlatmaktadır:

Bir savaş sonrası esirler arasında çocuğunu arayan bir kadın, çocuğunu bulmak için sağa sola koşuşturup durmaktadır; koşturup durmakta ve kendi çocuğu diye bazı çocukları alıp bağrına basmaktadır. Kendi çocuğu olmadığını görünce onu da bırakıp aramasını sürdürmektedir. Arayan bulur fehvâsınca nihayet o da çocuğunu bulur, onu bağrına basar ve koklamaya durur. İşte o esnada Allah Resûlü, sahabilerine bu tabloyu gösterir ve “Şu anneyi görüyor musunuz? O, bağrına bastığı bu çocuğunu hiç Cehennem’e atar mı?” der. Ashab cevaben, “Atmaz yâ Resûlallah.” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü de, “Allah kullarına karşı o anneden daha merhametlidir.” buyurur.
Dua Nasıl Yapılır?

“Rabb’imize nasıl dua edilir?” meselesine gelince, özetle şunları söyleyebiliriz: Dua ederken, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddî bir itminan içinde dua edilmelidir. “Olsa da olur, olmasa da olur” veya “Falan şeyi bana verir misin yâ Rabbi?” şeklinde dua edilmemelidir. Çünkü Allah’ın hazinesi çok geniştir ve O’nun her şeye gücü yeter. İsterse bir an ve bir lahzada gedayı sultan eder. Onun için dua ederken himmetler âlî tutulmalı ve O’ndan yüce şeyler talep edilmelidir. Meselâ, Allah’tan Cennet yerine Firdevs istenmelidir. İşte bu şekilde dua etmeyi bize Allah Resûlü öğretmektedir.

Sâniyen, biz, istediğimiz şeyleri yerine getirir diye Allah’ın kudret ve kuvvetini kabul ediyoruz. Yine biz, “Cennet gibi bir âlemi hazırlamasına O’nun gücü yeter.” diyor ve O’ndan Cennet’i istiyoruz. Bu, sadece dua etmek ve birine hâlimizi arz etmek değildir, bu, derin bir arzuhâl ve bu arzuhâl içinde Cenâb-ı Hakk’ın bütün evsâf-ı kemaliyesi ve esmâ-i hüsnâsıyla ifade edilmesi demektir. İşte böyle bir dua, hâlis bir ubûdiyettir ve kat’iyen reddedilmez.

Ayrıca dua ederken insan gevşek durmamalı, özenerek dua etmelidir. Hani camilerin önünde dilencilik yapan insanlar vardır; onlar, bazen öyle içli laflar ederler, öyle gönülden isterler ki, insan mutlaka onlara bir şey verme zaruretini hisseder. İşte bizler de kul olarak Rabb’imize öyle yalvarmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabb’in rahmetini ihtizaza getirsin. Bazı insanlar, yapmış oldukları bu içli yalvarışlarla kurtulmuşlardır. Meselâ, birisi aşkla coşunca, “Yâ Rabbi! Kendimi biliyorum. Ben bu amelimle Cennet’e zor girerim ama Sen lütfedersen olur. Beni Cehennem’e de koysan, Sana öyle tutkunum ki, ben oradakilere de hep Seni anlatırım!” Bir başka Hak âşığı ise şöyle der: “Yâ Rabbi! Ben Sana baktım, bir de kendime baktım. Bana günahlar yakışmıyor ama Sana af öyle yakışıyor ki!”

Evet, bu tür yürekten ifadeler rahmeti ihtizaza getirir ve Cenâb-ı Hak da Kendine yakışanı yaparak, bu duaları onların affına vesile kılar.

Duada böyle hâlis bir ubûdiyet ruhundan ötürüdür ki, insanlar, hiçbir zaman duadan dûr olmamalıdırlar. Allah mutlaka insanların sesini duyar ama onlar, bazen yanlış şeyler isterler, Allah da o istedikleri şeyi vermeyip haklarında daha hayırlı olanı lütfeder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle kul, bir erkek evlâdı ister, Allah ona Hz. Meryem gibi onun için daha hayırlı olacak bir kız evlâdı verir.


ÖZETLE:

1- İnsan, yaptığı duada, âsârıyla gördüğü Cenab-ı Hakk’a hitap edecek kadar bir kurbet hissiyle O’na yönelir.

2- Dua ederken, Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddî bir itminan içinde dua edilmelidir.

3- Bizler kul olarak Rabbimiz’e öyle yalvararak duada bulunmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabbin rahmetini ihtizaza getirsin.


 

Bir erkeğin en çok neye ihtiyacı vardır?

 
Bir erkeğin en çok neye ihtiyacı vardır?
 

 Hizmet dediğimiz şey, aslında vazifedir. “Ben İslam’a hizmet edeceğim.” diyen şahıs, “Bir Müslüman olarak, içinde bulunduğum durumda neler yapmam lazım?” sorusuna cevap aramalıdır. Bursa’ya konferansa gitmiştim birkaç yıl önce...

Orada hanım okurlarım, “Ağabey, biz hanımlar, İslam’a nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?” diye sormuşlardı. Ben de şöyle cevap vermiştim: “Hizmeti uzaklarda aramaya gerek yoktur; kendi evimizi cennete çevirme...
ye çalışmak hizmettir. Çok bilinen bir hadistir; ‘Herhangi birinizin elinde bir hurma fidanı varken, kıyamet kopacak olsa dahi derhal onu diksin.’ Yani şartlar ne olursa olsun, hizmeti ertelememek hayatımızın esası olmalıdır. Evinizi, eşinizi, çocuklarınızı ihmal etmemeniz en büyük hizmettir.”

Maişeti temin, aile halkının sorumluluğu, çocukların tahsili, onların daha iyi bir hayata hazırlanmaları… Bunlar dinimizce erkeğin sorumluluğunda olan işlerdir. Bu ağır yüklerin altında olan erkek, eşinden en çok şefkat bekler. İşte bu noktada gösterilen şefkat, hanımlar için en büyük hizmettir. Çünkü belli etsin ya da etmesin, her erkeğin içinde bir çocuk vardır. Bunun için evlenir; bir hanımın şefkatine sığınır. Dikkat edilirse dul kalan erkekler, hemen evlenmek cihetine giderler. Aslında erkek lokantada yemek yiyebilir, terzide elbiselerini diktirir, kuru temizlemede yıkatır, evini temizletir. Fakat bir hanımda bulabileceği sevgi ve alakayı başka yerde bulamaz. Bu sebepten hanımlara derim ki: “Sizler şefkat kahramanısınız. Çocuklarınıza gösterdiğiniz şefkati, eşinizden esirgemeyin.”

Böyle yazıp konuşunca bazı hanım kardeşler itiraz ediyor: “Her şeyi bizden bekliyorsunuz. Bütün adımları biz mi atacağız?” Hanımları temin ederim ki, kadının eşi için attığı her adım aslında kendisi içindir, erkeği için değil… Hanımlar duygusaldır. Komşusunun, akrabasının, hatta hiç tanımadığı insanların derdiyle meşgul olur. Herkesin derdiyle dertlenmek insanı perişan eder. Amma eşinin derdiyle dertlenmek, “Bu da geçer ya Hû” demek, iki tarafı da rahatlatır. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle; işte o zaman ev, bir nevi cennet olur… Allah böyle yaratmış; hanımın bir tebessümüyle erkek rahatlar. Hatta dikkat edilirse babalar, kız çocuklarına daha yakındır. Hep söylerim: “Herkese hakkımı helal ettim amma en çok kızıma helal ettim…” Küçükken kız çocuğu kendini korumaktan aciz, savunmaktan mahrumdur. Bu duygular içerisinde adeta babasına sığınır. Amma yıllar geçip de babalar yaşlanınca, bu sefer de babalar kızlarının bir nevi himayesine girer. Kız evlat, annesinden daha ziyade babasına yardım eder. Annesinin ihmalkâr davrandığı bazı hususlarda, kız evlatlar o açığı kapatır. Mesela küçük yaşından itibaren babasının her işine koşturması, onu bir anne gibi koruyup kollaması sebebiyle, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Fatıma’ya “Ümmü Ebîha” yani “Babasının Annesi” lakabını vermiştir…

Evet, bazı beylerin hatalı hareketleri olabilir. Bu hareketlerle hanımını üzebilir amma Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: “Yorgunluk, ağrı, keder, acı ve gamdan diken batmasına varıncaya kadar Müslüman’a isabet eden her şeye karşılık, Allah onun günahını bağışlar.”  (Sahih-i Buhari) Bir şahıs, eşinin hoşuna gitmeyen hallerine sabrederse, ona mukabil Allah, o kişiye çok güzel mükâfatlar verir…

Hekimoğlu İsmail
 

...

 
 
 
“Bismillahirrahmanirrahim.”
Zeynep’le annesi, o içinde her şey olan kitabı, yani Kur’ân’ı okumaya başladılar. Önce annesinin ağzından bir fısıltı duyar gibi oldu Zeynep. “Efendim?” dedi. Kendisine bir şey söylendiğini sanmıştı. “Besmele çektim.” dedi annesi. “Bismillahirrahmanirrahim.”

Zeynep şimdi daha iyi duymuştu. “Dedem beni kucağına alırken de aynı şeyi söylemişti.” dedi.

Annesi gülümsedi.

“Çünkü her işin başı ‘Bismillah’tır. Her işe başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahi...
m’ deriz. Kur’ân okumaya başlarken de, yemek yapmaya başlarken de...”

Zeynepcik sormadan edemedi:

“Neden bismillah diyoruz ki? Sebebini tam anlayamadım.”

Annesi gözlerinin içine baktı Zeynep’in. Bu bakış çok hoşuna giderdi. Annesinin gözlerinin içinde kendisini görebiliyordu.

Annesi anlatmaya başladı.

“Hani, hatırlar mısın, bir masalda, ‘Açıl susam açıl!’ deyince açılan bir kapı vardı. Kapı bu sözü söylemeden açılmıyordu.”

Zeynep başını salladı. Annesinin gözlerinin içindeki Zeynep de salladı başını.

“Biz bu söze ‘parola’ diyoruz. Dün seyrettiğimiz filmde de vardı, hatırlasana. Kapıya bir yabancı gelirse, parolayı soruyorlardı. Bilemezse içeri almıyorlardı. Parolayı bilmeyen dışarda kalıyor, yabancı ve düşman sayılıyor. Ama parolayı söyleyince, herkes dost olduğunu anlıyor ve sana öyle davranıyor.”

Zeynep bütün bunların “Bismillahirrahmanirrahim”le ilgisini merak ediyordu. Gözlerini annesinin gözlerinden ayırmadan öylece durdu. Dudakları aralanmıştı meraktan.

“Bismillah da onun gibi bir parola işte!” dedi annesi. “Bir işi yapmaya başlayınca, varlıklar âleminin kapısını aralarsın. Onların seni tanımasını, sana destek olmasını umarsın. O zaman bir işe başlar başlamaz, kendini tanıtman gerek. Onları ve seni yaratan Allah adına burada olduğunu söylemelisin. İşte ‘Bismillah’ diyerek, Allah’ın adıyla iş yaptığını hatırlatırsın, O’nun kulu olduğunu hatırlarsın, O’nun izniyle hareket ettiğini söylemiş olursun. Yani, bu âlemin parolasını fısıldamış olursun. Eğer parolayı söylemezsen, yabancı ve düşman sanılırsın. Bir bahçeye izinsiz girmek gibi bir şey bu! O zaman sana kapılar açılmaz, işlerin kolaylaşmaz. Parolayı söylersen kapılar açılır, yabancılık çekmezsin, hiçbir şey de sana yabancı ve düşmanmış gibi gözükmez.

“İşte biz de ‘Bismillah’ diyerek başlıyoruz okumaya; tâ ki Rabbimizin söyledikleri bize açılsın ve ne sorumuz varsa cevaplansın.”

Zeynep, “Şimdi ‘Bismillah’ deyince Kur’ân’ın kapağı kendiliğinden mi açılacak?” diye sordu.

Annesi bu masumca soruya tebessümle karşılık verdi. Biraz gülüştüler.

“Aslında, evet!” dedi annesi. “Biz Allah adına açacağız Kur’ân’ı ve o da bize sırlarını açacak, sorularımızı cevaplayacak.”

“Hadi var mısın?” dedi annesi. Elinden tuttu Zeynep’in.

Kur’ân’ın ilk kapağını Zeynep’in minik elleri kaldırdı. Ama önce parolayı söyledi: “Mismillah!”
Senai Demirci
 
 
 
 
 
 
 
Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Ilık bahar rüzgârları gibi ferahlatsın yaralarımı. Sürüklesin sonbaharı, eylülü hatta hüznü bile. Ben ikindi vaktinin yorgun tutsağıyım. Uzayan gölgemle birlikte kısalan ömrüm, kızıllaşan gökyüzüne dalmış sönük gözlerim var. Muhtaçlığımı, acizliğimi katıp duama bir tutam tevekkül istiyorum Rabbim; bakışlarıma, yitiklerime, kaybedişlerime. Bir tevekkül istiyorum Rabbim; gözlerimin kapandığı yer umut, açıldığı yer
Allahu Ekber!
 
Bir tevekül iliştir kalbime ey Rabbim!
Suskunluğumun adı olsun. Ayaza çekmiş gecelerimin sızılarını sustursun önce. Dindirsin bütün hesaplarımı, kavgalarımı, anlamsız gürültülerimi. Sakin ve suskun bir teslimiyette bulayım âlemin huzurunu. Biliyorum, sessizlik gecenin üzerinde bir yük değildir sadece. Her kalem kâğıtlara önce sessizliği yazar ve her sessizlik önce aşka bular kendini. Meryem suskunluğuna bulanmış aşk-ı tevekkül istiyorum senden ey Rabbim. Yalnızca senden ve yalnızca senin aşkını istiyorum. Bir inşirah, bir genişlik, bir tevekkül… Kalemimin ilk hecesi sükût, son hecesi Nûn…

Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Tebessümler bıraksın yüzümde. Baharı bekleyen tohumlarım filizlensin kalbimin otağında. Ufak bir çocuk saflığıyla bürünsün duam ellerime. Gözyaşlarım beklediğim muştularımı beslesin. Bir tevekkül bahşet ey Rabbim gönlüme, duama, sabrıma. Yeni bir dirilişi müjdeleyen bir bahar örülsün hayatıma. Gözyaşlarımın dilini bilen sensin, tut kelimelerimin niyazını, tut ellerimi, tut beni ey Rabbim ve bir tevekkül kondur yüreğime…

Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Armağanım olsun. Yağmur damlası gibi usulca ıslatsın çatlamış ruhumu. Bütün dayanaklarımı ve bütün tutamaklarımı bırakıp ardımda senin sağlam ipine sarılayım sımsıkı. Seni bulayım hep aramaklarımda. Titresin kalbim ismini her duyduğumda. Şah damarı yakınlığında değsin alnım secdeye. Atmasına izin verdiğin kalbim senin aşkınla atsın. Senin isminle başlasın başlamaklarım. Ben aceleye meyyal gönlümle hicretini tamamlayamayan bir muhacirim. Ellerim boş, boynum düşük, dizlerim titrek.

 Bir tevekkül istiyorum Rabbim; sana giden yollarımı açan, yüreğime bir fetih, hasretlerime bir vuslat… Fazlından bir tevekkül istiyorum ey Rabbim beni sana bağlayan, yalnız sana, sadece sana.
 
La ilahe illallah.. La ilahe illallah..La ilahe illallah..
 
 

 

Aynı Evde İki Yabancı..

 
 
 
Aynı Evde İki Yabancı

Sevgiyle ve aşkla başlayan ilişkiler, gün gelip de nasıl bir çıkmaza dönüşür? Tarafların birbirlerinin sesini duymak için her şeyi göze aldığı zamanlar neden eskilerde kalır?

Sevgiyle ve aşkla başlayan ilişkiler, gün gelip de nasıl bir çıkmaza dönüşür?

Tarafların birbirlerinin sesini duymak için her şeyi göze aldığı zamanlar neden eskilerde kalır?

Şimdiyse seslerini duymamak için neden köşe-bucak kaçılır?

...
Rüyada bile yüzünü görme duası ederek uyuyan insanlara ne olur ki sonrasında gündüz gözüyle bile birbirlerini görmek istemezler?

Çok sevdiğimiz insana hayatı dar etmek için mi evleniyoruz yoksa?

Ona hayatımızı feda edeceğimize dair sözler verirken, onun hayatını zehir edeceğimizi hiç aklımıza getiriyor muyuz?

Samimiyetin kaybolduğu ve özenin olmadığı ilişkiler, aynı evde yabancılaşan insanları üretiyor.Bir tarafın kendisini hep haklı gördüğü ve karşı tarafın da hep haksız görüldüğü bu durumda, bir süre sonra aynı evde yaşayan iki yabancıya dönüşülüyor.

Kendimiz için en geniş açıdan kullandığımız affediciliği, eşimiz için nedense en darından kullanıyoruz. Açılarımız değişmiş. Karşımızdakini en dar açıya hapsederek her hareketini kusurlu sayarak eleştirirken, aynı konuda kendi yaptığımız hatalar söz konusu olduğunda açı hemen genişliyor. Bin bir savunma mekanizmasıyla kendi hatamızı “hatalar listesinden’’ çıkarırken doğru bir davranışmış gibi gösterebiliyoruz.

Kime yutturmaya çalışıyoruz? Kimse yutmuyor! Sadece yutmuş gibi yapıyor... Sonunda birike birike aynı evde iki yabancıya dönüşülüyor.

Adam kendi ailesi için harcama yapmakta sınır tanımazken ve açıyı geniş tutarken söz konusu eşinin ailesine geldiğinde açı bir anda daralıyor.

Kadın arkadaşlarıyla vakit geçirirken haklı oluyor; adam arkadaşlarıyla gezmek istediğinde açı daralıyor.

Kendimiz için hak gördüğümüzü, eşimiz için lüks olarak algıladığımızda aramıza mesafeler girmeye başlıyor.

Bize yapılan en ufak bir eleştiriyi kaldıramazken eşimiz için açtığımız eleştiri musluğunu kapamak bilmiyoruz.

Hor görmeye başladığımızda, aynı yatağa yatan fakat dudak bükerek sırtını birbirlerine dönen insanlara dönüşüyoruz.

Eşlerle ilişkileri üzerine çalışırken kullandığım fotoğraflarda bir yandan düğün resimlerine bakarken, boşanmayı konuştuğumuzda araya nelerin girdiğini görürüm. Fotoğraftaki iki mutlu insanın nasıl olup da iki nefret eden insana dönüştüğünü düşündüğümde birbirlerini anlayamamış insanları görürüm.

Kendi yanlışlarımızı eleştirmek ve daha güzel olana ulaşmak için verilmiş eleştiri yeteneğini en yakımızdakini incitmek için kullandığımızı gördüğümde üzülürüm.

Kendimizi hiç eleştirmediğimizden, her gün yeniden yeniye nasıl kutsadığımızı gördüğümde bir insanın kendine verebildiği zarara acırım! Bireysel dünyalarımızda yalnızlaştığımız ve “Ben iyiyim, kötü olan o!” diyerek kendimiz kandırmaya devam edişimizi seyrederim.

Karşımızdakinin en ufak bir iyiliğini dahi unutmayıp onaylamak için verilmiş duygumuzu karşımızdakine hiç göstermeyip hep kendimizi onaylamak için kullandığımızı fark ederim.

Hep kendi egosunu onaylayan insanın bir eşe ihtiyacı da kalmaz!

İlişkilerimizi kemiren kurtlar hiç de az değil. Bize verilen her duyguyu kendi adımıza ve yanlış kullandığımızdan tahammülüz her geçen gün daha da azalıyor.

Önce aynı evde yabancılaşıyoruz. Sonra aradaki boşlukları başka şeylerle doldurulmaya çalışıyoruz. Teknoloji de buna interneti, cep telefonu ve televizyonuyla hemen yetişiyor.

Sonra da ayrı evler ve ayrı insanlar olarak yaşam devam ediyor. Mutluluk, birer fotoğraf karesinde kalıyor.

Bize ne mi oluyor? Hiçbir şey.Biz zaten hep iyi olan taraftık! Kötü olan da zaten gitti. Oyun da burada bitti!

Nazlı Özburun
 
 

Kalbim Adın ile Yanar..

 
 
 
Kalbim Adın ile Yanar..
Günaydınım.. Günümü aydın edenim..
Gözlerimi açınca Sen varsın yanı başımda
Seninle uyanmak ne güzel.. karanlıklardan..
Yüzümde şükre vesile bir tebessüm olur,
Seninle başlayan her günün sabahında
Yüreğimi teslim ettiğim.. yüreğimin sahibi..
Kalbimi Senden başkasına bırakmadın bu sabah ta..
Kalbim Seninle dolu yine
...
Adın yüreğimde uyanmak ve adın ile inşirah bulmak
Beni hayata bağlayan Senin Sevdan..
Bana hayatı veren Sensin..
Hayatım Senin..
Her zerre gibi bende Seninim..
Kalbim Seni anar.. andıkça Sevdan ile yanar..
Sen ol demeseydin olmazdım
Varettin varlığına aşikar eyledin
Sebeb-i varlığımı emir buyurduğun nimetlerle güzelleştirdin
Sen ki kulluğa layık gördün beni, emrin başım üstüne..!
Sen ki gel dedin bana.. gelmem mi..
Sen ki lutfeyledin.. bilmem mi..
Ben ki misafirinim bu dünya da, sahiplenmekten çekinmem mi..
Sen ki beni önemseyen, kendine kul eyleyen,
Sen ki yalvarışımı yakarışımı duymak isteyen Rabbul Alemin..
Ben ki lutfunla can bulan bir nefes,
Ben ki aczim ile şükrümle el açan kulunum!
Ellerim hep açık istemekte,
Varlığımı rızanın yollarına kurban eyle..!
Kalbim Seni anar..
Varedişinle var olan bedenimi tarifsiz bir huzur kaplar..
"Rüzgar esmeyince dal sallanmaz, Allah demeyince kalp uyanmazmış"
Kalbim uyanır adını andıkça
Anmayan kalbin hali ne olur zifiri karanlıklarda
Seninle uyanır kalbler, seninle diri kalır bu bedenler..
Seninle kurtulur karanlıkların kuytusundan..
Anmazsam karanlık... Anmazsam Senden uzakta zülumdur dünya bana..
Karanlıkların kuytusunda bırakma Ya Rabbim..
Sensizlik zindanında mahkum etme bizleri..
Adını anmayan kalbi neyleyim..
Bu yürek emanet bu bedene, Senden gayrısını doldurursa içine, emaneti nasıl teslim edeyim..
Kalbimi Senin ile atmaya.. Seninle can bulup, Sana koşmaya aşikar eyle bedenimi..
Varlığımı rızanın yollarına kurban eyle..
Kalbime her daim adını andır.. her daim aşkın ile yandır Ya Rabbim.. Amin
 

 

Aşk..!


 
 
 
Ey Aşk! kendini tanıt, söyle sen nesin?
Aklım almıyor seni; ama bak kalbimdesin.

31.05.2013

âmin..âmin..âmin..

 
 
 
Ey Güzeller Güzeli Allah’ım! Ey güzelliği
akılara hayret ve durgunluk veren Bedi olan
Allah’ım. Seni çok seviyoruz. Ne olur Sen
de bizleri çok sev Allah’ım.
Bu günümüzü, bu haftamızı, bu ayımızı,
ömrümüzü hayırlı eyle. Bize ve
nesillerimize uzun hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Geçmiş devirlerde
peygamberlere, alimlere nasıl hayırlı işler
yaptırdıysan bizlere de öyle hayırlı işler
...
yaptır. Meleklerin dillerine destan olacak
hayırlı işler.
Vakti gelmiş bekarlara Saliha eş ver.
Evlilerin Sana olan aşkını arttır Allah’ım.
Evlilerin evleri mutluluk ve huzur yuvası,
Cennet köşesi olsun Allah’ım.
Evladı olmayanlara hayırlı evlatlar, evladı
olanlara da uzun, hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Sen latifsin lütfeylemeyi
seversin. Evlatlarımızın ilmini, fehmini ve
zekalarını attır.
Gençlerimize gençliklerini Senin yolunda
kullanmayı lütfeyle. Gençlerimizi Dünya ve
içindekilere tenezzül etmekten Sen koru.
Hakiki Sevgili Sensin. Sana aşık, vurgun,
tutkun olmayı bizlere lütfeyle. Mecnun’un
Leyla’ya, Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından
daha derin bir aşkla Seni sevelim, Sana
meftun olalım. Gençlerimizi Allah Aşığı,
Peygamber Sevdalısı eyle.
Ey Gani, Muğni, Kerim, Latif olan Allahım!
Senin büyüklüğün kadar lütuf, ikram ve
ihsanların da büyüktür. Bizim
küçüklüğümüze değil, Senin büyüklüğüne
yakışır bir şekilde Senden lütuf ve
ikramlarını bekliyoruz. Sen Zül Celali
Velikram’sın. Sana her an edilmiş ve
edilecek bütün hamdü senalar adedince
hamdü senalar olsun.
Bizlere Aşkta derinleşmeyi lütfeyle. Bizleri
Seni anlatan bir dil eyle. Herkes Seni bilsin.
Herkes Seni sevsin. Bizleri Aşıklara
Bayraktar Eyle. İnsanlık Sana vurgun,
tutkun ve meftun olsun.
Hastalarımıza şifa ver. Sen Şafi’sin, şifa
vermeye Kafi’sin. Sen Merhametlilerin en
Merhametlisisin (Erhamerrahimin)
Hastalarımıza merhametin et, şifa ver.
Borçlularımıza edayı lutfeyle. Çünkü Sen
Gani, Muğni, Kerim, Latif ve Zül Celali
Velikramsın.
Ömrünün en olgun çağına gelmişlerimize
en olgun meyveler vermeyi lütfeyle.
Manevi ve maddi hazinelerinden bol bol
ver, bol bol verdir. Ticaretlerimizi
“Ticareten Lentebur” Tükenmeyen ticaret,
sırrına mazhar eyle.
Bizleri yolunda eyle. Yolunda olanları iki
cihanda aziz eyle. Dünya durdukça duracak
hayırlı işler yapmayı bizlere nasip eyle.
Meleklerin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Habibinin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Malumun adedince Sana hamdü senalar
olsun Allahım.
İlmin adedince Sana hamdü senalar olsun
Allahım.
Yaşlılarımızın hamdini, zikrini, şükrünü
arttır. Yaşlılarımızı ve gençlerimiz Allah
Aşığı eyle. Yaşlılarımızın hürmetine
gençlerimizi ve çocuklarımızı ahir zaman
fitnesinden ve tehlikelerinden koru.
Yaşlılarımızı bilge eyle. Yaşlılarımıza ve
gençlerimize bol bol Cennete yatırım
olacak hayırlar yapmayı lütfeyle. Bize ve
kıyamete kadar gelecek nesillerimize Taht-ı
Süleyman’dan ziyade taht ve baht ver.
Bizlere uzun, hayırlı ve sıhhatli bir ömür
ver.
Bizleri Mahşerde Şefaat Sultanı Habibine en
yakınlardan eyle.
Senden Cennette en yüksek dereceler
istiyoruz Güzel Allah’ım.
Cennette Cemalini en yakından ve
kesintisiz görmek istiyoruz.
Sen’den Sen’i istiyoruz. Senin rızanı
istiyoruz. Ne olur Lütfeyle.
Cennette Habibine komşu eyle.
Senin Cemalini temaşa ederek zevki
ruhaniye gark olmayı bizlere lütfeyle.
(Amin)
(İsmail KILINÇ’ın “Esmaü’l Hüsna Hazinesi”
kitabından)

Yürekten Amin..

 
 
Bismillahirrahmanirrahim...
Ya Rab! Affını ihsan eyle nur sızmamış her
hâlimize. Ağırlığından ezildiğimiz günah
defterlerimize. Günbatımlarının kuşattığı
aciz sözlerimize, dile getiremediğimiz
tövbe yüklü cümlelerimize... Ört üzerlerini
Settar isminle çirkinliklerimizin...
Ya Rab! Esirgeme "sevgi" dediğin, o
anlaşılmaz kalb anahtarını... Mühürleme
tahtını kurduğun şu kalbi sensizlikle. Bizi
...
bize bırakıp, yapayalnız koyma
karanlıklarda.
Ya Rab! N'olur günyüzü göster bize, güneşi
avuçlayalım sımsıkı. Tüllensin yeniden
sevgimiz...
Ya Rab! Ümit bahşet!.. Ümit olsun yeni
doğan sabahlarımızın adı... Bir güvercin
kanadında, yahut mor menekşe
akşamlarda... Buz kesilmiş hayâllerimizin
yamacında beklerken, ümit yeşertsin
dualarımız. Rüzgârın hâyhûyuna takılıp
sararan ömrümüze bir çiğ düşsün ümitten
yana. N'olur hiç solmasın ümidin yedi rengi
içimizde...
Ya Rab! Unutturma kendini.. unuttur
Sen'den gayri her şeyi. Beyhude geçen
günlerimizin alaca karanlığında takılıp
kaldığımız "mecâzî sevdaları." Şu ritmi
bozuk kalb atışlarımıza şifâ sun.. acı veren
isyan günlerimize, diz üstü çöktüğümüz
kara gecelerimize. Yağmuruna hasret
bıraktığınız gönül mevsimlerine...
Yalvarıyorum! Rahmetini lûtfet günün
birinde.
Ya Rab! Barış lûtfet, sekîneler indir
meleklerin nurdan kanatlarıyla, taştan da
katı yüreklere... Ve silâh gölgesinde gözyaşı
döken masum çocuklara, güzel günler
lûtfeyle...
Ya Rab! Dindir içimizdeki acıları. Bembeyaz
tebessümler nakşeyle dudaklarımıza..
ölümü değil, umudu bekleyenlere, bugünü
değil, yarını arayanlara, güller sunalım ışık
süvarilerimizle...
Yaşayan değil, yaşatan olalım... Dalgalı
denizlerde alabora olanları, tanımadığı
sularda yitip gidenleri, sâhil-i selâmete
ulaştır. Günyüzü göster bize, güller açsın
solgun ve yorgun şehirlerimizde.
Rahmetinin serinliğini indir toprağımıza...
Ya Rab! Zaman ve mekânları aşkın bir
surette gidelim Peygamber-i Zîşân'ın
şefkât iklimine. İklimi sarsın bizi tül tül ve
biz gönül kadehlerimizde sunalım
dostluğumuzu... Katık edelim
gözyaşlarımızı, 'vuslat'ı yaşayalım. Dillerimiz
yana yakıla,
amin velhamdülillahi rabbil alemin..