2.06.2013

 
 
“Allah’ın insanlar için açtığı iyilik kapısını kimse kapatamaz ve kapattığı kapıyı da kimse açamaz. O’nun gücü, hükmü ve hikmeti mutlak ve sınırsızdır. Öyleyse ey insanlar! Allah'ın size olan iyiliklerini iyi düşünün. Size göklerden ve yerden rızık veren Allah'tan başka bir yaratıcı var mı? O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Bu gerçeği anladığınız halde nasıl oluyor da doğru yoldan dönüyorsunuz?”
 (Kur’an, Fatır; 2-3)
 
 
 
 
 
"Sarayı süslese de, kendini bilmeyen altın ölü; dağlarda dolaşsa da çiçek arayan arı diridir. İnsan da, odağına göre ve odağı kadar yaşar. Kimi odaklandığı bir kaşık suda boğulur, kimi de kalbine doldurduğu bir avuç güzellikte mutludur."
 
Dr. Muhammed Bozdağ
 
 
 
 
 
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti...
" buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi:
"Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!"
 [Ebû Dâvud Edeb 40 ; Tirmizî, Sıatu'l-Kıyame 52]
 

 

Kadim İnsandan Kadim Kelamlar..

 
Siretin güzelliği yüreği kuşattığı bir gecede,
Fantaziyeler talan olur saçılır birkaç hecede.
 

Suret… Dış güzellik… Akıbeti olan… Okyanusun maviliği…
Siret… Gönül güzelliği… Kalıcı olan… Okyanusun derinliği…
 

Suretin güzelliğini arayan her göz yanıldı!
Suret, bir ömür güzelliği taşıyabilir sanıldı.
 

Siretin güzelliğini arayan her göz gönüldendir. Gönülden olan her şey hakikat güzelliğini kılavuz edinip doğruya ulaşmıştır. Sureti güzel kılacak olan, bir ömür kadim kalacak olan siretin güzelliğidir.

AŞK, Sureti değil, Sireti okumakla oluşan bir duygudur. Zira, bir an görüp sevmek sadece cismani; ‘ilk görüşte aşk’ bir masal, bir fanteziyedir. İlk görüşte aşık olduğunu sananlar, aslında yüz güzelliği gibi fani bir duygunun peşine düşmüşlerdir.

Suretin güzelliğini sevenler, akıbeti olana gönül vermiştir. Onları ki, bir gönül oyununa dalmış ve başlamadan kaybetmişlerdir.
Seven, sevdiğinde bitmez tükenmez bir muhabbet bulmalı. Onu suretinde değil, siretinde okumalı.
 

Suretin güzelliğini arayanlara bir çirkin tohum örneği yeter
O tohum ki, gönül toprağına ekilince güzelliklerle biter.
 
Kays’ın çöl kızı Leyla’ya sevdalanışı bir gönül yangınıdır.
“Bu kara kıza nasıl böyle sevdalandın?” diyenlere,
“O’na benim gözlerimle baktınız mı?” diyen Kays, Leyla’nın kalbinde gördüğü gülü suretinde de görmeye başlamıştır. Leyla’ya kavuşamayan çöllerin mecnunu Kays, bir süre sonra gülde değil gülün sahibinde, aşkta değil aşkın sahibinde bulur kendini. Zira her aşk gönülleri yaratan Rahman’ın aşkıyla beslenir. İns’in İns’e duyduyu aşk, O ulvi aşkın bir gölgesi, O kuddise aşk’ın akisidir. Karşılığını bulsa da, bulmasa da her Aşk, kaynağına dökülecektir. Çünkü; Kaynağına Dökülen Tek Şeydir Aşk…
 

Yüreği çirkin olanın yoktur bir kıymeti
“Yüzüm güzel“ diyenin yakındır kıyameti
 
Sevilen, sevenin gözünde ahsen ve latiftir. Kalbin aynasında süslenen her maşuk, aşığın gözlerinin gördüğü yegâne güzelliktedir. Her yüzü ‘en güzel’ görecek olan bir yüreğin varlığı mutlaktır.
Okyanusun maviliğini seyredip “ne kadar da güzel!” diyenler, maviliğin ardındaki güzellikten bihaberdir.
 
Kadim Dolunay
 
 
 
 
 

Allah’a dua etmenin üslubu nasıl olmalı?

 
 

Dua, Rabb’imize karşı yapılan çok sırlı, gizli ve kudsî bir ubudiyettir. Evet, o, en hâlis bir kulluk tavrıdır. Dua, insanın ihlâs ve samimiyetle Rabb’isine yönelip O’ndan bir şeyler dilemesi hâlidir.

Kur’ân-ı Kerim, “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara, 2/186), “Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min, 40/60), “Duanız olmazsa Allah indinde ne ifade edersiniz ki!” (Furkan, 25/77) … gibi âyet-i kerimelerle duanın ehemmiyetini dile getirmektedir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ümmetine dua etmeleri mevzuunda sık sık tavsiyelerde bulunur ve kendisi de hayatı boyunca yaptığı mübarek dualarla, ondan hiç dûr olmaz.
 Bu kadar tahşidatla anlatılan dua, mü’minin hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Dua ile Rabb’ine ellerini kaldıran bir kul, âdeta O’na şöyle demektedir: Esbap bütün bütün sukût edebilir. Tabiattaki hâdiselerin hiçbir tesiri olmayabilir.. ve kimse bana el uzatıp, dertlerime derman olmayabilir. Ben her zaman sesimi duyan, soluklarımı işiten ve bana şah damarından daha yakın olduğunu ihtarla bana yakınlığını hatırlatan, sonra da duama icabet edeceğini vaad eden ve vaad ettiği şeyleri yapmaya gücü yeten, söz verip de ne yapayım gücüm yetmedi demeyen, O Yüceler Yücesi Zât’a ellerimi kaldırdım ve O’na dua ediyorum.”

Kul, duasıyla, görmese bile, âsârıyla gördüğü Allah’a O’na hitap edecek kadar bir kurbet hissiyle yönelir. Biz, güneşe uzak olduğumuz gibi O’ndan da uzak olabiliriz. Ancak O, tıpkı güneş gibi rahmetinin şualarıyla her zaman başımızı okşamakta, her hâlimize nigehbân bulunmakta ve Kendisine açılan elleri boş çevirmemektedir. Evet O, kuluna kendi anne ve babasından daha şefkatlidir. Allah Resûlü, bu hakikati etrafındaki sahabilerine şöyle bir tabloyu göstererek anlatmaktadır:

Bir savaş sonrası esirler arasında çocuğunu arayan bir kadın, çocuğunu bulmak için sağa sola koşuşturup durmaktadır; koşturup durmakta ve kendi çocuğu diye bazı çocukları alıp bağrına basmaktadır. Kendi çocuğu olmadığını görünce onu da bırakıp aramasını sürdürmektedir. Arayan bulur fehvâsınca nihayet o da çocuğunu bulur, onu bağrına basar ve koklamaya durur. İşte o esnada Allah Resûlü, sahabilerine bu tabloyu gösterir ve “Şu anneyi görüyor musunuz? O, bağrına bastığı bu çocuğunu hiç Cehennem’e atar mı?” der. Ashab cevaben, “Atmaz yâ Resûlallah.” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü de, “Allah kullarına karşı o anneden daha merhametlidir.” buyurur.
Dua Nasıl Yapılır?

“Rabb’imize nasıl dua edilir?” meselesine gelince, özetle şunları söyleyebiliriz: Dua ederken, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddî bir itminan içinde dua edilmelidir. “Olsa da olur, olmasa da olur” veya “Falan şeyi bana verir misin yâ Rabbi?” şeklinde dua edilmemelidir. Çünkü Allah’ın hazinesi çok geniştir ve O’nun her şeye gücü yeter. İsterse bir an ve bir lahzada gedayı sultan eder. Onun için dua ederken himmetler âlî tutulmalı ve O’ndan yüce şeyler talep edilmelidir. Meselâ, Allah’tan Cennet yerine Firdevs istenmelidir. İşte bu şekilde dua etmeyi bize Allah Resûlü öğretmektedir.

Sâniyen, biz, istediğimiz şeyleri yerine getirir diye Allah’ın kudret ve kuvvetini kabul ediyoruz. Yine biz, “Cennet gibi bir âlemi hazırlamasına O’nun gücü yeter.” diyor ve O’ndan Cennet’i istiyoruz. Bu, sadece dua etmek ve birine hâlimizi arz etmek değildir, bu, derin bir arzuhâl ve bu arzuhâl içinde Cenâb-ı Hakk’ın bütün evsâf-ı kemaliyesi ve esmâ-i hüsnâsıyla ifade edilmesi demektir. İşte böyle bir dua, hâlis bir ubûdiyettir ve kat’iyen reddedilmez.

Ayrıca dua ederken insan gevşek durmamalı, özenerek dua etmelidir. Hani camilerin önünde dilencilik yapan insanlar vardır; onlar, bazen öyle içli laflar ederler, öyle gönülden isterler ki, insan mutlaka onlara bir şey verme zaruretini hisseder. İşte bizler de kul olarak Rabb’imize öyle yalvarmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabb’in rahmetini ihtizaza getirsin. Bazı insanlar, yapmış oldukları bu içli yalvarışlarla kurtulmuşlardır. Meselâ, birisi aşkla coşunca, “Yâ Rabbi! Kendimi biliyorum. Ben bu amelimle Cennet’e zor girerim ama Sen lütfedersen olur. Beni Cehennem’e de koysan, Sana öyle tutkunum ki, ben oradakilere de hep Seni anlatırım!” Bir başka Hak âşığı ise şöyle der: “Yâ Rabbi! Ben Sana baktım, bir de kendime baktım. Bana günahlar yakışmıyor ama Sana af öyle yakışıyor ki!”

Evet, bu tür yürekten ifadeler rahmeti ihtizaza getirir ve Cenâb-ı Hak da Kendine yakışanı yaparak, bu duaları onların affına vesile kılar.

Duada böyle hâlis bir ubûdiyet ruhundan ötürüdür ki, insanlar, hiçbir zaman duadan dûr olmamalıdırlar. Allah mutlaka insanların sesini duyar ama onlar, bazen yanlış şeyler isterler, Allah da o istedikleri şeyi vermeyip haklarında daha hayırlı olanı lütfeder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle kul, bir erkek evlâdı ister, Allah ona Hz. Meryem gibi onun için daha hayırlı olacak bir kız evlâdı verir.


ÖZETLE:

1- İnsan, yaptığı duada, âsârıyla gördüğü Cenab-ı Hakk’a hitap edecek kadar bir kurbet hissiyle O’na yönelir.

2- Dua ederken, Cenâb-ı Hakk’ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddî bir itminan içinde dua edilmelidir.

3- Bizler kul olarak Rabbimiz’e öyle yalvararak duada bulunmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabbin rahmetini ihtizaza getirsin.


 

Bir erkeğin en çok neye ihtiyacı vardır?

 
Bir erkeğin en çok neye ihtiyacı vardır?
 

 Hizmet dediğimiz şey, aslında vazifedir. “Ben İslam’a hizmet edeceğim.” diyen şahıs, “Bir Müslüman olarak, içinde bulunduğum durumda neler yapmam lazım?” sorusuna cevap aramalıdır. Bursa’ya konferansa gitmiştim birkaç yıl önce...

Orada hanım okurlarım, “Ağabey, biz hanımlar, İslam’a nasıl daha iyi hizmet edebiliriz?” diye sormuşlardı. Ben de şöyle cevap vermiştim: “Hizmeti uzaklarda aramaya gerek yoktur; kendi evimizi cennete çevirme...
ye çalışmak hizmettir. Çok bilinen bir hadistir; ‘Herhangi birinizin elinde bir hurma fidanı varken, kıyamet kopacak olsa dahi derhal onu diksin.’ Yani şartlar ne olursa olsun, hizmeti ertelememek hayatımızın esası olmalıdır. Evinizi, eşinizi, çocuklarınızı ihmal etmemeniz en büyük hizmettir.”

Maişeti temin, aile halkının sorumluluğu, çocukların tahsili, onların daha iyi bir hayata hazırlanmaları… Bunlar dinimizce erkeğin sorumluluğunda olan işlerdir. Bu ağır yüklerin altında olan erkek, eşinden en çok şefkat bekler. İşte bu noktada gösterilen şefkat, hanımlar için en büyük hizmettir. Çünkü belli etsin ya da etmesin, her erkeğin içinde bir çocuk vardır. Bunun için evlenir; bir hanımın şefkatine sığınır. Dikkat edilirse dul kalan erkekler, hemen evlenmek cihetine giderler. Aslında erkek lokantada yemek yiyebilir, terzide elbiselerini diktirir, kuru temizlemede yıkatır, evini temizletir. Fakat bir hanımda bulabileceği sevgi ve alakayı başka yerde bulamaz. Bu sebepten hanımlara derim ki: “Sizler şefkat kahramanısınız. Çocuklarınıza gösterdiğiniz şefkati, eşinizden esirgemeyin.”

Böyle yazıp konuşunca bazı hanım kardeşler itiraz ediyor: “Her şeyi bizden bekliyorsunuz. Bütün adımları biz mi atacağız?” Hanımları temin ederim ki, kadının eşi için attığı her adım aslında kendisi içindir, erkeği için değil… Hanımlar duygusaldır. Komşusunun, akrabasının, hatta hiç tanımadığı insanların derdiyle meşgul olur. Herkesin derdiyle dertlenmek insanı perişan eder. Amma eşinin derdiyle dertlenmek, “Bu da geçer ya Hû” demek, iki tarafı da rahatlatır. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle; işte o zaman ev, bir nevi cennet olur… Allah böyle yaratmış; hanımın bir tebessümüyle erkek rahatlar. Hatta dikkat edilirse babalar, kız çocuklarına daha yakındır. Hep söylerim: “Herkese hakkımı helal ettim amma en çok kızıma helal ettim…” Küçükken kız çocuğu kendini korumaktan aciz, savunmaktan mahrumdur. Bu duygular içerisinde adeta babasına sığınır. Amma yıllar geçip de babalar yaşlanınca, bu sefer de babalar kızlarının bir nevi himayesine girer. Kız evlat, annesinden daha ziyade babasına yardım eder. Annesinin ihmalkâr davrandığı bazı hususlarda, kız evlatlar o açığı kapatır. Mesela küçük yaşından itibaren babasının her işine koşturması, onu bir anne gibi koruyup kollaması sebebiyle, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Fatıma’ya “Ümmü Ebîha” yani “Babasının Annesi” lakabını vermiştir…

Evet, bazı beylerin hatalı hareketleri olabilir. Bu hareketlerle hanımını üzebilir amma Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: “Yorgunluk, ağrı, keder, acı ve gamdan diken batmasına varıncaya kadar Müslüman’a isabet eden her şeye karşılık, Allah onun günahını bağışlar.”  (Sahih-i Buhari) Bir şahıs, eşinin hoşuna gitmeyen hallerine sabrederse, ona mukabil Allah, o kişiye çok güzel mükâfatlar verir…

Hekimoğlu İsmail
 

...

 
 
 
“Bismillahirrahmanirrahim.”
Zeynep’le annesi, o içinde her şey olan kitabı, yani Kur’ân’ı okumaya başladılar. Önce annesinin ağzından bir fısıltı duyar gibi oldu Zeynep. “Efendim?” dedi. Kendisine bir şey söylendiğini sanmıştı. “Besmele çektim.” dedi annesi. “Bismillahirrahmanirrahim.”

Zeynep şimdi daha iyi duymuştu. “Dedem beni kucağına alırken de aynı şeyi söylemişti.” dedi.

Annesi gülümsedi.

“Çünkü her işin başı ‘Bismillah’tır. Her işe başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahi...
m’ deriz. Kur’ân okumaya başlarken de, yemek yapmaya başlarken de...”

Zeynepcik sormadan edemedi:

“Neden bismillah diyoruz ki? Sebebini tam anlayamadım.”

Annesi gözlerinin içine baktı Zeynep’in. Bu bakış çok hoşuna giderdi. Annesinin gözlerinin içinde kendisini görebiliyordu.

Annesi anlatmaya başladı.

“Hani, hatırlar mısın, bir masalda, ‘Açıl susam açıl!’ deyince açılan bir kapı vardı. Kapı bu sözü söylemeden açılmıyordu.”

Zeynep başını salladı. Annesinin gözlerinin içindeki Zeynep de salladı başını.

“Biz bu söze ‘parola’ diyoruz. Dün seyrettiğimiz filmde de vardı, hatırlasana. Kapıya bir yabancı gelirse, parolayı soruyorlardı. Bilemezse içeri almıyorlardı. Parolayı bilmeyen dışarda kalıyor, yabancı ve düşman sayılıyor. Ama parolayı söyleyince, herkes dost olduğunu anlıyor ve sana öyle davranıyor.”

Zeynep bütün bunların “Bismillahirrahmanirrahim”le ilgisini merak ediyordu. Gözlerini annesinin gözlerinden ayırmadan öylece durdu. Dudakları aralanmıştı meraktan.

“Bismillah da onun gibi bir parola işte!” dedi annesi. “Bir işi yapmaya başlayınca, varlıklar âleminin kapısını aralarsın. Onların seni tanımasını, sana destek olmasını umarsın. O zaman bir işe başlar başlamaz, kendini tanıtman gerek. Onları ve seni yaratan Allah adına burada olduğunu söylemelisin. İşte ‘Bismillah’ diyerek, Allah’ın adıyla iş yaptığını hatırlatırsın, O’nun kulu olduğunu hatırlarsın, O’nun izniyle hareket ettiğini söylemiş olursun. Yani, bu âlemin parolasını fısıldamış olursun. Eğer parolayı söylemezsen, yabancı ve düşman sanılırsın. Bir bahçeye izinsiz girmek gibi bir şey bu! O zaman sana kapılar açılmaz, işlerin kolaylaşmaz. Parolayı söylersen kapılar açılır, yabancılık çekmezsin, hiçbir şey de sana yabancı ve düşmanmış gibi gözükmez.

“İşte biz de ‘Bismillah’ diyerek başlıyoruz okumaya; tâ ki Rabbimizin söyledikleri bize açılsın ve ne sorumuz varsa cevaplansın.”

Zeynep, “Şimdi ‘Bismillah’ deyince Kur’ân’ın kapağı kendiliğinden mi açılacak?” diye sordu.

Annesi bu masumca soruya tebessümle karşılık verdi. Biraz gülüştüler.

“Aslında, evet!” dedi annesi. “Biz Allah adına açacağız Kur’ân’ı ve o da bize sırlarını açacak, sorularımızı cevaplayacak.”

“Hadi var mısın?” dedi annesi. Elinden tuttu Zeynep’in.

Kur’ân’ın ilk kapağını Zeynep’in minik elleri kaldırdı. Ama önce parolayı söyledi: “Mismillah!”
Senai Demirci
 
 
 
 
 
 
 
Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Ilık bahar rüzgârları gibi ferahlatsın yaralarımı. Sürüklesin sonbaharı, eylülü hatta hüznü bile. Ben ikindi vaktinin yorgun tutsağıyım. Uzayan gölgemle birlikte kısalan ömrüm, kızıllaşan gökyüzüne dalmış sönük gözlerim var. Muhtaçlığımı, acizliğimi katıp duama bir tutam tevekkül istiyorum Rabbim; bakışlarıma, yitiklerime, kaybedişlerime. Bir tevekkül istiyorum Rabbim; gözlerimin kapandığı yer umut, açıldığı yer
Allahu Ekber!
 
Bir tevekül iliştir kalbime ey Rabbim!
Suskunluğumun adı olsun. Ayaza çekmiş gecelerimin sızılarını sustursun önce. Dindirsin bütün hesaplarımı, kavgalarımı, anlamsız gürültülerimi. Sakin ve suskun bir teslimiyette bulayım âlemin huzurunu. Biliyorum, sessizlik gecenin üzerinde bir yük değildir sadece. Her kalem kâğıtlara önce sessizliği yazar ve her sessizlik önce aşka bular kendini. Meryem suskunluğuna bulanmış aşk-ı tevekkül istiyorum senden ey Rabbim. Yalnızca senden ve yalnızca senin aşkını istiyorum. Bir inşirah, bir genişlik, bir tevekkül… Kalemimin ilk hecesi sükût, son hecesi Nûn…

Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Tebessümler bıraksın yüzümde. Baharı bekleyen tohumlarım filizlensin kalbimin otağında. Ufak bir çocuk saflığıyla bürünsün duam ellerime. Gözyaşlarım beklediğim muştularımı beslesin. Bir tevekkül bahşet ey Rabbim gönlüme, duama, sabrıma. Yeni bir dirilişi müjdeleyen bir bahar örülsün hayatıma. Gözyaşlarımın dilini bilen sensin, tut kelimelerimin niyazını, tut ellerimi, tut beni ey Rabbim ve bir tevekkül kondur yüreğime…

Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim!
Armağanım olsun. Yağmur damlası gibi usulca ıslatsın çatlamış ruhumu. Bütün dayanaklarımı ve bütün tutamaklarımı bırakıp ardımda senin sağlam ipine sarılayım sımsıkı. Seni bulayım hep aramaklarımda. Titresin kalbim ismini her duyduğumda. Şah damarı yakınlığında değsin alnım secdeye. Atmasına izin verdiğin kalbim senin aşkınla atsın. Senin isminle başlasın başlamaklarım. Ben aceleye meyyal gönlümle hicretini tamamlayamayan bir muhacirim. Ellerim boş, boynum düşük, dizlerim titrek.

 Bir tevekkül istiyorum Rabbim; sana giden yollarımı açan, yüreğime bir fetih, hasretlerime bir vuslat… Fazlından bir tevekkül istiyorum ey Rabbim beni sana bağlayan, yalnız sana, sadece sana.
 
La ilahe illallah.. La ilahe illallah..La ilahe illallah..
 
 

 

Aynı Evde İki Yabancı..

 
 
 
Aynı Evde İki Yabancı

Sevgiyle ve aşkla başlayan ilişkiler, gün gelip de nasıl bir çıkmaza dönüşür? Tarafların birbirlerinin sesini duymak için her şeyi göze aldığı zamanlar neden eskilerde kalır?

Sevgiyle ve aşkla başlayan ilişkiler, gün gelip de nasıl bir çıkmaza dönüşür?

Tarafların birbirlerinin sesini duymak için her şeyi göze aldığı zamanlar neden eskilerde kalır?

Şimdiyse seslerini duymamak için neden köşe-bucak kaçılır?

...
Rüyada bile yüzünü görme duası ederek uyuyan insanlara ne olur ki sonrasında gündüz gözüyle bile birbirlerini görmek istemezler?

Çok sevdiğimiz insana hayatı dar etmek için mi evleniyoruz yoksa?

Ona hayatımızı feda edeceğimize dair sözler verirken, onun hayatını zehir edeceğimizi hiç aklımıza getiriyor muyuz?

Samimiyetin kaybolduğu ve özenin olmadığı ilişkiler, aynı evde yabancılaşan insanları üretiyor.Bir tarafın kendisini hep haklı gördüğü ve karşı tarafın da hep haksız görüldüğü bu durumda, bir süre sonra aynı evde yaşayan iki yabancıya dönüşülüyor.

Kendimiz için en geniş açıdan kullandığımız affediciliği, eşimiz için nedense en darından kullanıyoruz. Açılarımız değişmiş. Karşımızdakini en dar açıya hapsederek her hareketini kusurlu sayarak eleştirirken, aynı konuda kendi yaptığımız hatalar söz konusu olduğunda açı hemen genişliyor. Bin bir savunma mekanizmasıyla kendi hatamızı “hatalar listesinden’’ çıkarırken doğru bir davranışmış gibi gösterebiliyoruz.

Kime yutturmaya çalışıyoruz? Kimse yutmuyor! Sadece yutmuş gibi yapıyor... Sonunda birike birike aynı evde iki yabancıya dönüşülüyor.

Adam kendi ailesi için harcama yapmakta sınır tanımazken ve açıyı geniş tutarken söz konusu eşinin ailesine geldiğinde açı bir anda daralıyor.

Kadın arkadaşlarıyla vakit geçirirken haklı oluyor; adam arkadaşlarıyla gezmek istediğinde açı daralıyor.

Kendimiz için hak gördüğümüzü, eşimiz için lüks olarak algıladığımızda aramıza mesafeler girmeye başlıyor.

Bize yapılan en ufak bir eleştiriyi kaldıramazken eşimiz için açtığımız eleştiri musluğunu kapamak bilmiyoruz.

Hor görmeye başladığımızda, aynı yatağa yatan fakat dudak bükerek sırtını birbirlerine dönen insanlara dönüşüyoruz.

Eşlerle ilişkileri üzerine çalışırken kullandığım fotoğraflarda bir yandan düğün resimlerine bakarken, boşanmayı konuştuğumuzda araya nelerin girdiğini görürüm. Fotoğraftaki iki mutlu insanın nasıl olup da iki nefret eden insana dönüştüğünü düşündüğümde birbirlerini anlayamamış insanları görürüm.

Kendi yanlışlarımızı eleştirmek ve daha güzel olana ulaşmak için verilmiş eleştiri yeteneğini en yakımızdakini incitmek için kullandığımızı gördüğümde üzülürüm.

Kendimizi hiç eleştirmediğimizden, her gün yeniden yeniye nasıl kutsadığımızı gördüğümde bir insanın kendine verebildiği zarara acırım! Bireysel dünyalarımızda yalnızlaştığımız ve “Ben iyiyim, kötü olan o!” diyerek kendimiz kandırmaya devam edişimizi seyrederim.

Karşımızdakinin en ufak bir iyiliğini dahi unutmayıp onaylamak için verilmiş duygumuzu karşımızdakine hiç göstermeyip hep kendimizi onaylamak için kullandığımızı fark ederim.

Hep kendi egosunu onaylayan insanın bir eşe ihtiyacı da kalmaz!

İlişkilerimizi kemiren kurtlar hiç de az değil. Bize verilen her duyguyu kendi adımıza ve yanlış kullandığımızdan tahammülüz her geçen gün daha da azalıyor.

Önce aynı evde yabancılaşıyoruz. Sonra aradaki boşlukları başka şeylerle doldurulmaya çalışıyoruz. Teknoloji de buna interneti, cep telefonu ve televizyonuyla hemen yetişiyor.

Sonra da ayrı evler ve ayrı insanlar olarak yaşam devam ediyor. Mutluluk, birer fotoğraf karesinde kalıyor.

Bize ne mi oluyor? Hiçbir şey.Biz zaten hep iyi olan taraftık! Kötü olan da zaten gitti. Oyun da burada bitti!

Nazlı Özburun
 
 

Kalbim Adın ile Yanar..

 
 
 
Kalbim Adın ile Yanar..
Günaydınım.. Günümü aydın edenim..
Gözlerimi açınca Sen varsın yanı başımda
Seninle uyanmak ne güzel.. karanlıklardan..
Yüzümde şükre vesile bir tebessüm olur,
Seninle başlayan her günün sabahında
Yüreğimi teslim ettiğim.. yüreğimin sahibi..
Kalbimi Senden başkasına bırakmadın bu sabah ta..
Kalbim Seninle dolu yine
...
Adın yüreğimde uyanmak ve adın ile inşirah bulmak
Beni hayata bağlayan Senin Sevdan..
Bana hayatı veren Sensin..
Hayatım Senin..
Her zerre gibi bende Seninim..
Kalbim Seni anar.. andıkça Sevdan ile yanar..
Sen ol demeseydin olmazdım
Varettin varlığına aşikar eyledin
Sebeb-i varlığımı emir buyurduğun nimetlerle güzelleştirdin
Sen ki kulluğa layık gördün beni, emrin başım üstüne..!
Sen ki gel dedin bana.. gelmem mi..
Sen ki lutfeyledin.. bilmem mi..
Ben ki misafirinim bu dünya da, sahiplenmekten çekinmem mi..
Sen ki beni önemseyen, kendine kul eyleyen,
Sen ki yalvarışımı yakarışımı duymak isteyen Rabbul Alemin..
Ben ki lutfunla can bulan bir nefes,
Ben ki aczim ile şükrümle el açan kulunum!
Ellerim hep açık istemekte,
Varlığımı rızanın yollarına kurban eyle..!
Kalbim Seni anar..
Varedişinle var olan bedenimi tarifsiz bir huzur kaplar..
"Rüzgar esmeyince dal sallanmaz, Allah demeyince kalp uyanmazmış"
Kalbim uyanır adını andıkça
Anmayan kalbin hali ne olur zifiri karanlıklarda
Seninle uyanır kalbler, seninle diri kalır bu bedenler..
Seninle kurtulur karanlıkların kuytusundan..
Anmazsam karanlık... Anmazsam Senden uzakta zülumdur dünya bana..
Karanlıkların kuytusunda bırakma Ya Rabbim..
Sensizlik zindanında mahkum etme bizleri..
Adını anmayan kalbi neyleyim..
Bu yürek emanet bu bedene, Senden gayrısını doldurursa içine, emaneti nasıl teslim edeyim..
Kalbimi Senin ile atmaya.. Seninle can bulup, Sana koşmaya aşikar eyle bedenimi..
Varlığımı rızanın yollarına kurban eyle..
Kalbime her daim adını andır.. her daim aşkın ile yandır Ya Rabbim.. Amin
 

 

Aşk..!


 
 
 
Ey Aşk! kendini tanıt, söyle sen nesin?
Aklım almıyor seni; ama bak kalbimdesin.

31.05.2013

âmin..âmin..âmin..

 
 
 
Ey Güzeller Güzeli Allah’ım! Ey güzelliği
akılara hayret ve durgunluk veren Bedi olan
Allah’ım. Seni çok seviyoruz. Ne olur Sen
de bizleri çok sev Allah’ım.
Bu günümüzü, bu haftamızı, bu ayımızı,
ömrümüzü hayırlı eyle. Bize ve
nesillerimize uzun hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Geçmiş devirlerde
peygamberlere, alimlere nasıl hayırlı işler
yaptırdıysan bizlere de öyle hayırlı işler
...
yaptır. Meleklerin dillerine destan olacak
hayırlı işler.
Vakti gelmiş bekarlara Saliha eş ver.
Evlilerin Sana olan aşkını arttır Allah’ım.
Evlilerin evleri mutluluk ve huzur yuvası,
Cennet köşesi olsun Allah’ım.
Evladı olmayanlara hayırlı evlatlar, evladı
olanlara da uzun, hayırlı ve sıhhatli bir
ömür ver. Sen latifsin lütfeylemeyi
seversin. Evlatlarımızın ilmini, fehmini ve
zekalarını attır.
Gençlerimize gençliklerini Senin yolunda
kullanmayı lütfeyle. Gençlerimizi Dünya ve
içindekilere tenezzül etmekten Sen koru.
Hakiki Sevgili Sensin. Sana aşık, vurgun,
tutkun olmayı bizlere lütfeyle. Mecnun’un
Leyla’ya, Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından
daha derin bir aşkla Seni sevelim, Sana
meftun olalım. Gençlerimizi Allah Aşığı,
Peygamber Sevdalısı eyle.
Ey Gani, Muğni, Kerim, Latif olan Allahım!
Senin büyüklüğün kadar lütuf, ikram ve
ihsanların da büyüktür. Bizim
küçüklüğümüze değil, Senin büyüklüğüne
yakışır bir şekilde Senden lütuf ve
ikramlarını bekliyoruz. Sen Zül Celali
Velikram’sın. Sana her an edilmiş ve
edilecek bütün hamdü senalar adedince
hamdü senalar olsun.
Bizlere Aşkta derinleşmeyi lütfeyle. Bizleri
Seni anlatan bir dil eyle. Herkes Seni bilsin.
Herkes Seni sevsin. Bizleri Aşıklara
Bayraktar Eyle. İnsanlık Sana vurgun,
tutkun ve meftun olsun.
Hastalarımıza şifa ver. Sen Şafi’sin, şifa
vermeye Kafi’sin. Sen Merhametlilerin en
Merhametlisisin (Erhamerrahimin)
Hastalarımıza merhametin et, şifa ver.
Borçlularımıza edayı lutfeyle. Çünkü Sen
Gani, Muğni, Kerim, Latif ve Zül Celali
Velikramsın.
Ömrünün en olgun çağına gelmişlerimize
en olgun meyveler vermeyi lütfeyle.
Manevi ve maddi hazinelerinden bol bol
ver, bol bol verdir. Ticaretlerimizi
“Ticareten Lentebur” Tükenmeyen ticaret,
sırrına mazhar eyle.
Bizleri yolunda eyle. Yolunda olanları iki
cihanda aziz eyle. Dünya durdukça duracak
hayırlı işler yapmayı bizlere nasip eyle.
Meleklerin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Habibinin hamdü senaları adedince Sana
hamdü senalar olsun Allahım.
Malumun adedince Sana hamdü senalar
olsun Allahım.
İlmin adedince Sana hamdü senalar olsun
Allahım.
Yaşlılarımızın hamdini, zikrini, şükrünü
arttır. Yaşlılarımızı ve gençlerimiz Allah
Aşığı eyle. Yaşlılarımızın hürmetine
gençlerimizi ve çocuklarımızı ahir zaman
fitnesinden ve tehlikelerinden koru.
Yaşlılarımızı bilge eyle. Yaşlılarımıza ve
gençlerimize bol bol Cennete yatırım
olacak hayırlar yapmayı lütfeyle. Bize ve
kıyamete kadar gelecek nesillerimize Taht-ı
Süleyman’dan ziyade taht ve baht ver.
Bizlere uzun, hayırlı ve sıhhatli bir ömür
ver.
Bizleri Mahşerde Şefaat Sultanı Habibine en
yakınlardan eyle.
Senden Cennette en yüksek dereceler
istiyoruz Güzel Allah’ım.
Cennette Cemalini en yakından ve
kesintisiz görmek istiyoruz.
Sen’den Sen’i istiyoruz. Senin rızanı
istiyoruz. Ne olur Lütfeyle.
Cennette Habibine komşu eyle.
Senin Cemalini temaşa ederek zevki
ruhaniye gark olmayı bizlere lütfeyle.
(Amin)
(İsmail KILINÇ’ın “Esmaü’l Hüsna Hazinesi”
kitabından)

Yürekten Amin..

 
 
Bismillahirrahmanirrahim...
Ya Rab! Affını ihsan eyle nur sızmamış her
hâlimize. Ağırlığından ezildiğimiz günah
defterlerimize. Günbatımlarının kuşattığı
aciz sözlerimize, dile getiremediğimiz
tövbe yüklü cümlelerimize... Ört üzerlerini
Settar isminle çirkinliklerimizin...
Ya Rab! Esirgeme "sevgi" dediğin, o
anlaşılmaz kalb anahtarını... Mühürleme
tahtını kurduğun şu kalbi sensizlikle. Bizi
...
bize bırakıp, yapayalnız koyma
karanlıklarda.
Ya Rab! N'olur günyüzü göster bize, güneşi
avuçlayalım sımsıkı. Tüllensin yeniden
sevgimiz...
Ya Rab! Ümit bahşet!.. Ümit olsun yeni
doğan sabahlarımızın adı... Bir güvercin
kanadında, yahut mor menekşe
akşamlarda... Buz kesilmiş hayâllerimizin
yamacında beklerken, ümit yeşertsin
dualarımız. Rüzgârın hâyhûyuna takılıp
sararan ömrümüze bir çiğ düşsün ümitten
yana. N'olur hiç solmasın ümidin yedi rengi
içimizde...
Ya Rab! Unutturma kendini.. unuttur
Sen'den gayri her şeyi. Beyhude geçen
günlerimizin alaca karanlığında takılıp
kaldığımız "mecâzî sevdaları." Şu ritmi
bozuk kalb atışlarımıza şifâ sun.. acı veren
isyan günlerimize, diz üstü çöktüğümüz
kara gecelerimize. Yağmuruna hasret
bıraktığınız gönül mevsimlerine...
Yalvarıyorum! Rahmetini lûtfet günün
birinde.
Ya Rab! Barış lûtfet, sekîneler indir
meleklerin nurdan kanatlarıyla, taştan da
katı yüreklere... Ve silâh gölgesinde gözyaşı
döken masum çocuklara, güzel günler
lûtfeyle...
Ya Rab! Dindir içimizdeki acıları. Bembeyaz
tebessümler nakşeyle dudaklarımıza..
ölümü değil, umudu bekleyenlere, bugünü
değil, yarını arayanlara, güller sunalım ışık
süvarilerimizle...
Yaşayan değil, yaşatan olalım... Dalgalı
denizlerde alabora olanları, tanımadığı
sularda yitip gidenleri, sâhil-i selâmete
ulaştır. Günyüzü göster bize, güller açsın
solgun ve yorgun şehirlerimizde.
Rahmetinin serinliğini indir toprağımıza...
Ya Rab! Zaman ve mekânları aşkın bir
surette gidelim Peygamber-i Zîşân'ın
şefkât iklimine. İklimi sarsın bizi tül tül ve
biz gönül kadehlerimizde sunalım
dostluğumuzu... Katık edelim
gözyaşlarımızı, 'vuslat'ı yaşayalım. Dillerimiz
yana yakıla,
amin velhamdülillahi rabbil alemin..

Benim referansım Allah 'tır..

 

 
 
Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir
bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı
bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç
ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir
ilimizde personel almak üzere
görevlendirdi. Biz dört arkadaş birleşerek
sözünü ettiğim ile gittik. Önceden bizim
için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre
gelişimizi kimsenin duymasını
...
istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım
bu ile ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi
tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.
Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı,
siyasi ve diğer baskılardan hiçbirine boyun
eğmeden hak edeni kazandırmak.
Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve
herkes, maalesef bir referansla, bizi
rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli
olmalıydık.
İle ikindi vakti vardık. Kimseye
görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar
bir mahallede, tarihi bir camiye gittik.
İkindi namazı kılınmıştı ve caminin avlusu
boştu. Osmanlı'dan kalma, mimarisi
insanda manevi duygular uyandıran şirin bir
caminin avlusundayız. Dört arkadaş
şadırvana oturarak abdest almaya başladık.
Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir
güzellik katıyor çevreye. Ayakkabılarımı
çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya
başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift
takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa
doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme
tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi
ve yakışıklı diyebileceğimiz, yirmi beş
yaşlarında bir gençle göz göze geldim.
Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle:
"Ben buraları bilirim, siz yabancıya
benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek,
Rabbimin hoşuna gider, O'nun rızasını
kazandırır; Allah kabul etsin!" dedi.
Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her
şeyden önce içten davranışı hepimizi çok
etkiledi. Sordum:
"Sen kimsin?, Adın nedir?"
"Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak gençle
ilgilenmeye başladım.
"Ne iş yapıyorsun Bilal?"
Biraz durakladı; ama yüzündeki
gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu
cevaplandırdı:
"Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe
gireceğim"
O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,
"Nasıl olacak o, Bilal?" dedim.
Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
"Üç gün sonra" dedi, "… Müdürlüğü sınavla
personel alacak. Rabbim, oraya girmeyi
nasip edecek inşallah!" demez mi?..
Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe
alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık,
Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat
kesilmişlerdi.
"Peki, Bilal" dedim, "Bu zamanda işe
girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin
var mı? Referansın kim? İşe nasıl
gireceksin?"
Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini
kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.),
hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak
sözü söyleyiverdi:
"Bir yetimin referansı kim olur? Benim
referansım Allah Celle Celaluhu'dur. Ne
güzel vekildir O. Dün gece teheccüd
namazımdan sonra dilekçemi O'na
sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi
O?"
Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk? Ağlamamak
için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin
buğulandığını ona göstermemeliydim.
Musluktan avucuma su alıp yüzüme
serptim.
"Bilal, baban yok mu?"
"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş.
Anneciğim büyüttü beni".
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün
söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o
kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne
vurmuştu.
"Askerliğini yaptın mı Bilal?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak".
Artık Bilal'ı daha yakından tanımalıydım;
çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.
"Evli misin Bilal?"
Bir anda gözleri yere düştü. Yine o
mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak
sözünü sürdürdü; "He ya, evli değil de
sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez
düğünümü yapacağım".
Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
"Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o
kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı
kazanmış gibisin!"
Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti;
hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün
rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz
sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir
gizemlilik katarak şunları söyledi:
"Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki
o da beni seviyor. Seven seveni korumaz,
ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz
üstü bıraktığı görülmüş müdür?"
Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal
öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi,
kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna
hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.
Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal
dilekçesini en büyük makama sununca,
melekler harekete geçtiler; daireler,
müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte
Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar.
Çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a
malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu
olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim
titreyerek:
"Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda
hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi;
"Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun,
kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde
Müslüman' değil, hakiki mümin. ‘Bu
zamanda namazında niyazında damat nerde
bulunur, hem rızkı veren Allah'tır' dedi ve
kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir
inşallah."
"Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan,
seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa
gerek."
" Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili
anneciğim bana hiç haram lokma
yedirmediğini söyler."
Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin
katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk
yetmiş kişinin arasına girdi.
Şimdi mülakata girecekti.
Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil,
bütün referansları bir kenara koyarak
Bilal'ın referansını en öne aldık!
Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim
olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat
günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak
ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba
nasıl tepki verecekti?
Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak,
bizi birden fark edemedi, zaten
kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk,
o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize
baktı.
Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve
gözleri yere düştü, sessizliği bozdum;
"Bilal, bizi tanımadın mı?"
"Evet".
"Peki, ne diyeceksin şimdi?"
Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu.
Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk.
Sabah makamında hıçkırıklar boğazımıza
düğümlenmişti. Salon öylesine bir havaya
bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle
dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini
Rabbine kaldırdı ve:
"Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum,
içimi sana açmıştım, şimdi burada
müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım,
ben Sen'den, başkasından istememeyi
istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle
Allah'ım" dedi.
Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün
dolu bir sesle;"Ne olur, izin verin çıkayım"
dedi."Peki, Bilal" dedik, "Güle güle git.
Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!"
Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de,
O'ndan başkasından dilenenler helak
oldular.
Allah dilerse bütün dünyayı Bilal'lere
hizmetçi yapar .(Bizi yapmadı mı?). Fakat
Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.
haydi bismillah..!
D. Ali TAŞÇI
 
 
 
 
 
İnsanlar Kirletmese Her Yer Tertemiz!
YAĞMUR yağıyor, önce havayı temizliyor...
Havada savrulan tozlar, biriken gazlar yere
iniyor... Pırıl pırıl oluyor atmosfer... Sonra
yere düşüyor damlalar, bütün kiri söküp
çıkartıyor... Ardından akışa geçiyor, küçük
derecikler oluşturuyor... Önüne gelen
süprüntüleri alıp ırmaklara götürüyor...
Irmaklar da denizlere taşıyor yükünü... Bu
maddeler denizdeki canl...
ılara rızık oluyor...
Yeryüzünde kullanılan suyun temizlenmesi
gerek... Nasıl olacak bu iş? Bizi aşar... Bu
da gerçekleşiyor... Yeryüzünün buhar
kazanları olan denizler, göller, su
birikintileri buhar olup göklere çıkıyor...
Her gün milyarlarca metre küp su... Bir
pompalama işi var yerden göğe... Akıllara
hayret veren bir biçimde çalışıyor bu
pompalar... Göğe yükselen buhar, bulut
oluyor... Sonra yağmur olup suluyor yerin
yüzünü... Üstelik karalara geliyor bu
bulutlar... Rüzgâr adlı başka bir görevli işini
o kadar güzel yapıyor ki... Koyunlarını
güden bir çoban gibi güdüyor bulutları,
taşıyor karaların üstüne... Sonra damlalara
dönüşüyor buhar kümeleri... Temiz,
damıtılmış bir su iniyor yerin yüzüne... Her
adımında mucizeler gerçekleşiyor... Bu
yağmur dağları yıkıyor, ovaları, tepeleri,
vadileri, ağaçları, hayvanları, yerleşim
birimlerini temizliyor... Rüzgâr da temizlik
görevlisi... O da üfleyerek temizliyor her
yerin tozunu... Şehirlerde kullanılıp
kirlenen havayı alıp götürüyor, yerine temiz
hava getiriyor... İnsanın kirli elleri
kirletmemişse her yer tertemiz... Nerde
insan varsa orda kir var, pislik var... Yalnız
gökte ve yerde mi bu temizlik? Denizlere
bak, orada deniz canlılarının cenazelerini
temizleyen görevliler var... İçindekileri et
yiyici hayvanlar temizliyor, üste çıkanları da
martılar ve benzerleri... Ve daha bir sürü
temizlik erleri... Deniz de parlıyor insanı
âşık edercesine... Karaların kartalları,
akbabaları, karıncaları, bakterileri de birer
temizlik memuru... Nerde bir hayvan
cenazesi olsa gidip yiyor, çevreyi
kirletmesine engel oluyorlar... Şimdi uzaya
bak... Sürekli yıldızlar ölüyor, dev gibi
küreler yıkılıyor... Ama feza da tertemiz...
En uzak yıldızları bile teleskoplarla görmek
mümkün... Gök cisimleri tesadüflerle
hareket etmiyor, hepsi bir düzenin esiri...
Aksi halde dünyayı harap edecekti, senin
de o güzel başına taşlar inecekti... Temizlik
işleri bu kadar mı? Hayır, bitmedi... Çünkü
her yeri kaplayan bir iş, bir eylem var...
Tüm varlıkları kapsayan bir fiil... Allahın
“Kuddus” isminin varlık aynalarında
yansımasından söz ediyoruz... Evet,
temizlik fiilinin öznesidir, Allah... Bu iş için
de nice varlıklar yaratmış... Yerleri, gökleri,
denizleri, uzayı temizletir, kendini temizlik
diliyle de tanıtır tanımak isteyenlere...
Şimdi sen kendini incele... Göz kapakların
nasıl da temizliyor gözlerini... Gözyaşında
eritici bir özellik var, gözüne giren tozu yok
ediyor... Sen de görebiliyorsun... Her an
kanın temizleniyor... Minnacık askerler,
alyuvarlar ve akyuvarlar her an hizmette...
Havanın zerreleri de boş durmuyor, kanı
temizliyor... Hepsi düzenli, uyumlu,
hikmetli... Bu işler hiç tesadüf eseri olur
mu? Görünmez bir el öyle bir düzen
kurmuş, öyle güzel işletiyor ki, her yer
temiz oluyor. Elbette temizlik fiili de bir
özne ister... Bir küçük ev bir ay
temizlenmese içinde durulmaz... Bir
fabrika da süprüntüler temizlenmese içinde
çalışılmaz... İnsan bir ay kendini
temizlemese yüzüne bakılmaz, kokusundan
yanına yaklaşılmaz... Peki, bir fabrikaya, bir
otele, bir büyük eve benzeyen şu görkemli
evreni, şu güzel dünyayı kim temizliyor...
Bütün varlıkların içini, dışını... Bir de
manevi kirler var... Şüpheler, kuşkular,
kuruntular... Ve günahlar... Bunlar da
kalbin, ruhun kirleri... İnsanı iç sıkıntısına
iten paslar... Bunalıma sürükleyen
karanlıklar... Onları temizleyen de, Allah...
Yeter ki arınmak istesin insan, pişman
olsun, tevbe etsin... Kuddus ismi orada da
tecelli ediyor, beliriyor, görünüyor... Bize
maddi yağmurlar gerek temizlenmek için...
Ve manevi yağmurlar, kalbimizin kirlerini
silecek...
 
Ömer Sevinçgül
 
 
 
 


Hatırla o zamanı ki... Zaman ezeldi... Var
olan yoktu varlık mimarı olandan gayrı ve
var’lığa Gül’ün nuruydu, geldi... Adem,
ruh ile ceset arasındaydı; ve gelişler
deste beste, gitmeler gelişi güzeldi...
Efendim bir elçiydi o gün!...
Düşün o günü ki... Olacak olan
olduğunda... Var olan her şey yine yok
...
olduğunda... Zaman dolduğunda ve Azrail
son cana da son ecel merhabasını
sunduğunda...
Efendim yine bir elçi olacak!..
İki elçilik arasındaki her şey, seven ile
sevilen arasında hakikatte, ve gerisi
yalnızca bir vesaire... Bunca tufan, bunca
fırtına, Gül olana bir sevgi sınanması... Bir
ömür boyu, üşenmeden ve usanmadan,
ve ayrık sevgilere aldanmadan ve
kanmadan, belki gayrıyı varlık sanmadan,
sevgiyi iplik iplik göz yaşlarıyla yamayıp
giyenin sınanması... Öyle ki Gül sevgisini
küçümseyenin, Gül’e dair aşka heyhat
diyenin, hayata vurduğu silleler ve çilleler
arasında bir sınanma... Gölgesini içine
düşüren asırlık özleyişlerde doğmaya
çalışan güneşlerin, belki silmece çıkmayan
lekeleriyle içlerinin mürekkebini boğmaya
alışan leşlerin duruşması. Sevinçlerin
kumaşında parlayan hüzünlü dokunuşlarla
bencil güvelerin delik deşik ettikleri sahte
tebessümler arasında süregelen bir
dava... Ve bunda yitmeler... Ve onda
gitmeler... Temiz gönüller adına; “Bir
hâdise var cân ile cânân arasında”.
***
Gül yüzlüm! Kitaplar kitabında öz
nefsimizden evla okunası ey!..
Sevginde ihmal ettik diyedir şimdi bütün
acılar... Bizi sevdiğin gibi sevemediğimiz
içindir seni bütün kötülükler...
Emeklerimizi başkaları giyiniyor ya; ve
parmak uçlarıyla ak renklerimiz çiğneniyor
ya, sevginin yokluğundan, ve isyanın
çokluğundandır hep. Zenginliğimiz içinde
fakir, ilim çağında cahil isek bundandır.
Aşk yüzyıllarının rutubetli arşivlerine inen
acılarımızın sessizliklerde kuluçkalanması
da; incecik görüntüsünde bir ışığın dağılan
parçalarını toplayamayan mıknatısların
halkalanması da bundandır, bundandır
Efendim. Kadim zamanlara ait
elyazmaların fersude sözler eleyen
sayfalarına yazgılı kurutulmuş
çiçeklerimizin, ya ki hatıraların hüzünle
konuştuğu odalarda ufalanan ürpertili
kelebeklerimizin içimize sığmayan
aşkları... ve özleyişleri... ve ayrılıkları
bundandır. Bundandır Efendim, bir kıyıda,
bir karanlık köşede tuzak kurmuş acılarla
yüzleştirilmesi kalbimizin ve pençelerle
yaralanması yüreklerin, bundandır...
Gül sözlüm! Öksüz yalnızlıklarımıza
bayramlık giysi diye dokunası ey!..
Seni umutlandık bunca yıl, bunca zaman,
yokluğunda sevgine sığınmakla dilendik
aman ha aman... Acıdan ve acıtan dağların
gölgeleri düşürüldüğünde bile içimize seni
umutlandık hep. Yürümelerimiz saydam
ölmelere çizikler attı; aynı yerde kalmalar
kara kaderlere silahlar çattı. Şenlik üstüne
beyhude şenliklerde yoruldu kentlerimiz
ve gecenin kapkara çırpınışlarıyla
düğümlendi kementlerimiz; kelepçelendi
hürriyet adına kimliklerimiz ve kalakaldık,
ilerleyemedik, tutulduk, vurulduk; Gül
sözlüm, Efendim vuruldukça vurulduk!...
Seküler umutlar sardı içimizi ve sonra
yaprak uysallığında girdi damarlarımızdan
korkular. Güzelliklerimizi düş kovalarıyla
kör kuyulardan çıkarmak yazıldı alnımıza.
Emellerimiz hep senden yana iken
umutsuzluğa açıldı sonunda ellerimiz.
Kabir şahidelerine yaslanmış öksüz ağıtlar
abandı leyl gecelerimizin üstüne; ay
nazarlık oldu, nazara geldik. Acemi
âşıkların arasına mahir cellatlar salındı,
öldük, mezara geldik. Yokluğunda
Efendim, yeni kesilmiş etler gibi
seğirmede şimdi dört bir yana yol şaşırmış
canlarımız; taze tuzak setler gibi her
cihetten seğirtmede yol aşırmış
kanlarımız. Acemi nağmelere ipoteklenip
kalmış Efendim neyler, ve karaya vurmuş
adalar kadar şaşkın ve çaresiz her şeyler...
Beyaz güvercinleri avlayan azgın kediler
pusu üstüne pusu kurmada hâlâ; ve sürur
çağında kadim hatıraların taziye giysili
kösü vurmada hâlâ. Seni umutlandıksa
Efendim, yokluğunda sevgine tutunduksa,
bundandır hep Efendim... Efendim....
***
Gül yanaklım! Kadehi evvelde nur aslından
ve beşer neslinden dolan ey!..
Dolunay olup parlamıştın hani bir tepenin
ardından, üstüne zamanın; umut
olmuştun, sevinç olmuş, muştu
olmuştun!. Biz, şarkısını söyleyip ağlaşırız
hâlâ o sevincin, ve hayal ederiz o gelişi,
düşünür, düşleriz hâlâ Efendim... Düşleriz
ki belki gelesin yeniden hayatımıza, ve
doğasın kimliklerimize!.. Gel Efendim,
kara bulutların altında denizleri sel basıyor
sensiz. Semiz başaklarımızı cılız başaklar
yutuyor. Mirasın yüzünü ağartan ataları
unutturduk nesillerimize, duvarları ve
evlerini zalim sarmaşıklara yutturduk
sonra. Tenha gecelerde damla damla
mendillere dökülen sırlar nesholundu
birden, hayatımızın anlamı anlamsızlaştı,
kalakaldık. Sensizlikte ferze çıkan
piyadelerimizin şah huzurunda kılıçlar
vuruyor artık boynunu; kalelerden atlar
boşanıyor dört nala çaresiz ve sessiz... Ve
Sinimmar, Münzir’e bir saray yapıyor
yokluğunda Efendim; zulümlerin
saraylarını yazık ki müminlerin yapıyor!..
Gül dudaklım! Zincire hürriyet, müştâka
su, canlara cânân olan ey!..
Doğ içimize, kuşat bizi Efendim; gir
kalbimize yaşat bizi... Güneş ki Efendim,
yokluğunda her gün yeniden geliyor
üstümüze ve her gün yeniden arıyor senin
izini, izinin tozunu, tozunun sözünü,
sözünün özünü köhne hayatlarımızda...
Milim milim tarıyor karanlıklarını dünyanın
şafaktan ta şama değin ve gönül gönül
soruyor âşıklarını seherden akşama değin.
Akşam ki akşam oluyor, Mi’raçta hoş
gelişlerine güller serpen İsa Ruhullah’a
açıyor derdini kara rengiyle ağlayıp; ve
birlikte bizi ağlaşıyorlar ta fecre kadar. Her
seher bir daha, her sabah yeniden
başlıyor yolculukları güneşlerin; ve her
akşam yeniden ağlayışlar, yokluğunda
Efendim... Doğ içimize de; bir damlası
olsun bizim gözlerimizde rahmete dönsün
ağlayışların ya Resul!... Ve avare âşıklar
gibi düşelim yollarına; Varalım kûy–ı
dilârâya gönül Hu diyerek / Gidelim
kûyuna yârin bir içim su diyerek. Arayalım
sonunda izini, izinin tozunu, tozunun...
Sevgili!...
And olsun, bunca tufan, bunca
duruşmada... Burada durup burada
çürüyecek olsak da... Sevgilerin boynunu
giyotinlere düşüren hasretinle... Ağaçtan
koparılan yongalar misali kıvranarak...
Sana naatlar söyleyecek, tazarrular
diyeceğiz...
Sevdiklerin hatırına, gelecek olan gün
geldiğinde, bizleri de hatırlar mısın!..
Berceste
Gül gülse daim, ağlasa bülbül aceb değil
Zira kimine ağla demişler kimine gül
Bakî
 
 
 
İskender Pala

Hekimoğlu İsmail'in kaleminden..



Beğenilmek uğruna ,
Allah ’ a isyan ettiğimiz
oluyor mu ?
İhlasın özü bir işi Allah rızası için
yapmaktır. İnsanın duyguları çeşitli olduğu
için beklentileri de çeşitlidir. Belki onlarca
beklentisini bir kenara iterek yalnız ve
yalnız Allah rızası için ibadet edecek.
...
Allah’a kul olmak isteyen Müslüman,
şartlar ne olursa olsun Allah’a itaat
edecektir. Yapması gereken işin gelir-
giderini, zarar-faydasını hesap etmeyecek,
“Allah böyle emretti, ben de böyle
yapacağım! Gerisi ne olursa olsun.”
diyecektir. İşte böyle düşünülürse, her
Müslüman bulunduğu yerde tuba ağacı
olur. Meyveleriyle, yani Allah için attığı
her adımla bulunduğu ortamda herkese
örnek olur, İslamiyet’i sevdirir.
İslamiyet’e ayna tutabilmek ve İslam’ı
temsil edebilmek en yüce mertebedir.
Zerre kadar ihlaslı amel, batmanlarla
ihlassız amelden üstündür. Fethullah
Gülen Hocamın buyurduğu gibi; “Amel bir
cesetse, ihlas onun ruhudur.” Yani ihlasla
yapılmayan amelin bir kıymeti yoktur…
İhlasla yapılan her iş devam eder,
bereketli olur. Bu şuurla çalışan insan
yorgunluk, bıkkınlık hissetmez. Hissetse
de o badireleri atlatır. Çevresindekilere
küsmez, beklentilerini sıfırlar ve kendini
reklam etme sevdasına düşmez. Şimdiye
kadar pek çok kişiyle müşterek
çalışmalarım oldu. Münakaşa ve ihtilaflara
en çok sebebiyet verenlerin, kendini
göstermek sevdasına düşenlerin
sivrilmeleri olduğunu gördüm. Bir
arkadaşa, “Şu işi şöyle yapsan daha iyi
olur.” dediğimizde bile canı sıkılıyor, “Ben
biliyorum!” diyor. Çünkü insanda kendini
beğendirme, üstün olduğunu gösterme,
insanları yönetme duygusu vardır. Belki
uzun tecrübelerin ve kemalatın sonunda
bu halden vazgeçebilir…
İnsanların ekserisi beğenilmek ister.
Bunun için herkesin hoşuna gidecek şeyler
yaparlar. Mesela modaya uyup kendini
halka beğendirmeye uğraşır. Halk, Hakk’a
isyan etmişse, o da bu isyana katılır. Hem
Allah der, hem de beğenilmek uğruna
Allah’a isyan eder. O’nun emirlerini
dinlemez, cemiyetin isteklerine ayak
uydurmaya çalışır. Çoğu kere evler, halkın
istediği gibi döşenir. Komşuda, akrabada
olan eşyalara imrenilir. İhtiyaç olanı değil,
süs eşyasını almak için olur olmaz borçlara
girilir. Bazen din feda edilir; karşılığında
mal-mülk alınır. Bunun tek sebebi, kendini
beğendirmektir…
Sokaklar, kendini beğendirmek isteyen
insanlarla doludur… Kıymetsiz kişilere,
kendimizi beğendirmek isteriz. Takdir ve
tebriklerinden memnun oluruz. Alkışlarını
en büyük hediye olarak kabul ederiz.
Başkalarının onayını alınca, dünyalar bizim
olur. Fakat “Allah bu halime ne diyor,
Allah bu halimden memnun mu?” Bunu
çok kere düşünmeyiz…
Şimdi şu yaşımda düşünüyorum da; 80
senelik ömrümde Allah için bir şey
yaptımsa o bana yeter. Yapmadımsa, kimi
memnun etmeye uğraştıysam onu da
memnun edemeden ahirete gideceğim…
Çünkü mesele çok net; Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: “Ameller
(başka değil) ancak niyetlere göredir;
herkesin niyeti ne ise eline geçecek
odur.”
 
 
Hekimoğlu İsmail dede..


 


 
 
" Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem. ."

30.05.2013

 
 
 
Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamû bîmârınâ cânan devâ-yî derd eder ihsan
Niçin kılmaz banâ derman benî bîmâr sanmaz mı
 
Gamım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî vefâ bilmen inânır mı inanmaz mı

Şeb-î hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım
Uyârır halkı efgaanım karâ bahtım uyanmaz mı

Gül’î ruhsârına karşû gözümden kanlu âkar sû
Habîbım fasl-ı güldür bû akar sûlar bulanmaz mı

Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bû ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı


FUZULİ
 
 
 
 
 
"Karanlık bir sokakta yürürken, fener gibi bir gece lambasının çevresindeki pervane böceklerinin neşesi dikkatimi çekti. Onlarca böcek lambadan yayılan ışığın etrafında durmaksızın dans ediyordu. Böcekleri yakından görmek için ışığa iyice y...aklaştığımda, camın ateş gibi ısındığını fark ettim. Pat pat, hafif sesler duyuluyor ve cama çarpan böcekler oracıkta yanıp, fenerin altındaki boşluğa düşüyordu. Altta yüzlerce böcek ölüsü vardı ve belli ki ölenlerin yerine sürekli yenileri geliyordu. Şu böcekler, ışığa, neşeye, eğlenceye koşarken aslında ateşe uçtuklarını nasıl da fark edemiyorlar.

Bu tefekkür kalbimi Kur’an’a götürdü: Güneşin dürülüp yıldızların karartılacağı, dağların sürüklenip, servetlerin ortalığa saçılacağı kıyamet gününü hatırlatan Allah, insanları Kur’an’a çağırıyor. Lakin çoğunluğun şeytana ve ateşe kaçışlarına karşı da, “Fe eyne tezhebûn? Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26) diye adeta feryat ediyor.

Bu ilahi buyruğu ilk duyduktan sonra hayalimde defalarca dinledim. Adeta Aziz Allah hepimize, yerden, gökten, gözden, kulaktan, gönülden, doğanın diliyle aynı çığlığı duyuruyor. Ta ki şeytanın neşe maskeli tuzağındaki ateşten kurtulup nurlu Kur’an’a tutunabilelim.

Öyleyse, gece, gündüz, gözümüzü yumup içimizdeki ya da gözlerimizi açıp dışımızdaki evreni izlerken, o çığlığın çağlayanını kalbimizin derinlerinde dinleyelim. Allah bize soruyor: “Nereye gidiyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Fe eyne tezhebuun? Fe eyne tezhebûn?”
 
 
Dr. Muhammed Bozdağ