25.05.2011


Bismi-nûr…
‘Yasin’ serinliğiyle,
Bir avuç toprağı katran gözlere üfüren gecenin mukaddes meltemine;
Nur-ul Envâr’ı basıp bağrına, siyahı üzerine çeken karanlık geceye;
Mübarek bir yatağın, ölüm kokan yanında nefes alan aşk’a, Es-selam!
 
Melekler toplarken arşın yıldızlarını,
Gecenin yüreğine düşer aşk, bir sırrın metanetiyle…
Fasl-ı gül serinliği gelir mavera’dan bâdiye’ye;
Buseler bırakırken Nebi’nin ayaklarına…
Hicran örtüsünü giyinir Kâ’be;
Hüzün, Makam-ı İbrahim’den sonsuzluk ötesine bakarken…
Mühürlenmiş kalpler dehlizini ağıyla kapatır örümcekler,
Bir ağ öteye geçemeyen âma yüreklerin ayaklarına takılır düşer irade…
Sevr’in sinesinde atarken kâinatın kalbi,
Güvercinlerin kanatları arasında okunur kutlu risale…
Özlemi uyandırılır, çığlıklar koparır bir lehfan, topuklar ardında…
Aşk’ın zehriyle süzülünce Ebu Bekir’in yanaklarından acı,
Öper Nebi’yi yılan damla damla,
Delikten bakan mahcup gözleriyle…
“Elif, Lam, Ra…”
Esince kâinat nefesi bağrına Yesrib’in,
Okur melekler en mukaddes aşk’ı kulağına Medine’nin…
Birbirini kucaklarken İslam’ın çocukları, çekilir hüzün sevincin heybetiyle…
Aşk tepelerinden dolunay doğar beşeriyetin şeb yüzüne…
Takvimler sıfırı çekerken, dirilir toprağın ölü gülleri..
Ruhumun minberinde Muhacir yürekli, ensar gönüllü bir aşk/ın derinliğindeyim..
Mekke karanlığından, Medine aydınlığına hicret eder ruhum,
Bir örümcek hassasiyetiyle işlenmiş duyguların serinliğindeyim..
 
 
 
Kadim Dolunay
 
                         



Aşk’a, “ah” ile başlarken…
 
Üveysi özlemlerin kırıntısıyla beslenir yüreğim sahra dehlizinde..
Yusufi kuyularda kaderden kazaya düşerken,
Eyyûbi sabırlarla beklerim, beni kalbinin sultanlığına çekecek ipi..
Fasl-ı gül’de aşık turnalar ırmaklara muştularla akarken,
Adını satırlara gizlerim gözlerin yıldızları merhabalarken..
Zeytin gözlerinden gecelere yıldız düşsem Fatıma!
(…)
Abdestini aldığımız aşk’da üç defa kalbime seni çekerken,
Her hükmü meshederim başıma, Hamd-ü senalarla..
Kelamların en güzelini okurken “aşk aşk” diye,
‘Niyet ettim Rabbimin Rızası İçin Sevmeye’ dedik hayâ kapısında yâr..
(…)
Sen yürüyünce gül nazı adımlarla,
Attığın her adıma karşılık sayfalarıma bir ‘harf’ düşer…
Her harfin damarında sen dolaşırken,
Özlemler kabarır, dudaklarımın arasına bir ‘ah’ düşer…
Gözbebeklerinde okununca aşk bir ikindi vakti,
Her cümlenin sonuna bir ‘sen’ düşer…
(…)
Hicranlara mersiyeler okurken dilim,
‘inşaAllah’ der, ‘amin’lerle noktalarım her cümleyi..
Hafâza melekleri şahit olsun sırrımıza..
Bu aşk’ın meali bensem, tefsiri sensin Fatıma!




Kadim Dolunay

Hüzün 14
Men heç kesem!
Yoksul bir babanın çaresizliğiyle yaşadık hayatımızı. Her bayram, başkasının eline bakan çocuğun gözleri gibi dokundu yüreğimize. Çalıştık, hakkını en iyi biz verdik yediğimiz lokmanın; lakin güç yetiremedik sefaletimize.
En sona saydılar bizi, yine de ezilmedi içimiz, sadece bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Tek başına yere düşen bir kar tanesi gibi yaşadık hayatımızı. Eriyip suya döndük; serinlik olalım diye kendi yüreğimize. Kılı kırk yardık tabiri caizse, bir siyah karıncanın ayak sesleriyle irkildik her gece. Artık dayanacak ne mecalimiz kaldı, ne de bir çift sözümüz; yalnızca bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde.
Dönüşü iptal edilen bir gurbet yolculuğu gibi yaşadık hayatımızı. Bütün acılara sımsıcak bir yer açtık yüreğimizde. Her gece rüyalarımıza dokunurdu sahipsiz çocuklar şehrin en kuytu yerlerinde. Boynumuz kıldan inceydi, eğildik; bin yıllık yorgunluğun uykusu vardı gözlerimizde.
Her konakta baskın yiyen bir kervan gibi yaşadık hayatımızı. Vardığımız kapılardan bir od düştü yüreğimize. Bir ele beş parmak zannederdik kendimizi, tespih taneleri gibi dağılıp yitmeden önce. İşlediğimiz her günahı iptal edecek bir pişmanlıktı aradığımız; ve sadece bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde.
Etrafı tellerle çevrili kampta bir mülteci gibi yaşadık hayatımızı, sevdalardan önce kurşunlar değdi yüreğimize. Gelinlik miydi o genç kızların giydiği yoksa kefen mi?Bir kişi bile katılmadı kimsesizliğimize...
Yalnızca bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
İşgal altındaki bir şehir gibi yaşadık hayatımızı. Her akşam güneş batmadan daha, bütün korkularımızı gömerdik yüreğimize. Bizdik elinde sapanlarla nöbete kalkan, her birimiz bir taş olup atılırdık tankların üzerine. Bir küçük çocuktu, yanı başımızda vurdular. Alınacak âhı kaldı üzerimizde, bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Hiç akla gelmeyen bir cevap gibi yaşadık hayatımızı. Sormadılar söyleyemedik, her ağuya bir bal vardı yüreğimizde. En zor Filistin ve Çeçenya’da öldük, ellerimiz arkadan bağlı ve zalimlerin ayak izleri üzerimizde.
Rengi siyaha çalan kederler biriktirmiştik bir de.
Bir de bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Kuraklık günlerinde yağan yağmurlar gibi yaşadık hayatımızı. Islanan toprağın kokusu dolardı yüreğimize. Bizdik yeni doğan bebeklerin yüzündeki tebessüm. En güzel masalları biz söylerdik uykuya geç kalan çocukları gördüğümüzde. Bir kendi yüreğimizdi avutamadığımız; ve bir de bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde.
En deli fırtınalarda bir deniz gibi yaşadık hayatımızı. Asude bir liman olurduk, martılar sığınırdı yüreğimize. Ne ayın güzelliğini inkar ettik geceleri, ne de bir ihanet gördü dostlarımız bizden; sadece bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Hasta yatağında doktorunu bekleyen biçare gibi yaşadık hayatımızı. Her sözden bir umut devşirdik yüreğimize. Bizdik dilimizde şifa dualarıyla odaları dolaşan ve bir sıcak çay, bir yudum su, bir demet çiçek. Çocuğuna ağlayan ananın elleriyle toprağa koyduk hevesimizi,
Sadece bin yıllık yorgunluğun uykusu kaldı gözlerimizde...
Oluğundan serin sular içilen bir pınar gibi yaşadık hayatımızı. Her yenilgiye karşı bir zafer büyüttük yüreğimizde. Amansız bir yaraydı sevdamız, her bahar yeniden depreşirdi çiçeklerle. Aşk, yeni doğan ayın sesine gizlenirdi bazen; bizim gündüz vakitlerindeki haraplığımız bu yüzden.
Bu yüzden bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Hep birlikte söylenilen nağmeler gibi yaşadık hayatımızı. Mutluluk, yatağına sığmayan bir ırmak olup akardı yüreğimizde . Ömrümüzden ömür alıp götürse de zaman, dağ gibi arkadaşlarımız kaldı geride. Gün oldu bir çift güzel kelam ile ağırladılar bizi, gün oldu içimizde kanayan yarayı dindirdiler. Sabah vakitlerini bekleyen kelimelere yaslandık birlikte, bu yüzden bin yıllık yorgunluğun uykusu gözlerimizde...
Bazen, topraktan yeni uç veren çayırın yeşiline takılıp kalır gözlerimiz; kanadını çırpmadan havada süzülen kuşun yeryüzü ile ahengine hayret ederiz; sokakta ip atlayan küçük kızlar çocukluğumuza götürür bizi tutup elimizden; bizi hapsettiği hücreye mahkum kalan gardiyanın çaresizliğine dahi üzülürüz; damarlarımızdaki kan çekilir güngörmüş bir ihtiyarı avuç açıp dilenirken gördüğümüzde; bir öfke bile yetmez temizlemeye şehirlerin pisliğini; peşimizi bırakmaz sevdalar biz bırakıp gitsek de; oturup bir kelimenin etrafında, sohbet ederiz günlerce.
Bazen, bir kelebeğin kanadındaki renkler bile yetmez yüreğimize; ay, sadece ışık yansıması olarak düşer gecelerimize; ne gülün rengindeki pembe, ne de çakır gözlü çocukların çıplak ayaklarındaki yoksulluk girer düşlerimize; bir kendi derdimiz vardır dünyadan büyük ve bir de şeytanın oynadığı oyun bizimle.
Hepsi bitecek bir gün.
Saz kırılacak ve türkümüzü hatırlamayacak hiç kimse. Bitecek, bir teselli peşinde koşturduğumuz ömür. Kapanacak gözümüzü açık tutan perde.
Son bir söze bile mecalimiz kalmayacak belki gözlerimiz kapanmadan önce.
Ama, bir ömür aradığımız o ses, inceden inceye fısıldayacak kulaklarımıza sırrı sessizce: “Men heç kesem! Heç kesem!”


                                                                   CAN DEMİRYEL

24.05.2011

FATİHA SURESİ.....


Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hamd Alemlerin Rabbinedir.

2- Rahman ve Rahimdir.
...

3- Din gününün malikidir.

4- Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.

5- Bizi doğru yola ilet;

6- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna

7- Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil...

AMİN....

Kays, gezinir sokaklarında Bağdat’ın, Mecnun misali.. Bir adamla karşılaşır..
Adam yazı yazmaktadır duvara.

“LEYLA U MECNUN”..

......

Şaşırır Mecnun. Yanaşır adamın ve duvarın yanına..

Sorar adama ne yapmaktasın diye.

Adam: “Bunların aşkı öyle büyük ki yazmak istedim” der, duvara..

Mecnun, yerdeki duran başka bir fırça ile duvara yazılı adını siler..

Adam şaşırır. Sorar Mecnuna: “Ne yapmak istediğini?”.

Mecnun yine aynı Mecnun, verir cevabını :

“Aşk’ın içinde Mecnun olmadı hiç.. Aşk hep Leyla idi.. “

"LEYLA U MECNUN"

Kays, gezinir sokaklarında Bağdat’ın, Mecnun misali.. Bir adamla karşılaşır.. Adam yazı yazmaktadır duvara. “LEYLA U MECNUN”.. Şaşırır Mecnun. Yanaşır adamın ve duvarın yanına.. Sorar adama ne yapmaktasın diye. Adam: “Bunların aşkı öyle büyük ki yazmak istedim” der, duvara.. Mecnun, yerdeki duran başka bir fırça ile duvara yazılı adını siler.. Adam şaşırır. Sorar Mecnuna: “Ne yapmak istediğini?”. Mecnun yine aynı Mecnun, verir cevabını : “Aşk’ın içinde Mecnun olmadı hiç.. Aşk hep Leyla idi.. “


Ey AŞK!
Ne olur bükme boynunu, gafiller seni ayaklar altına alsa da cevherliğinden bir şey kaybetmezsin..
Oysa neye talipsin, nerelerde tüketilmektesin..
Elmas çamura düşse de elmastır iyi bilirsin!
Olsun,
...o kadar insan içinde biri dahi seni yaşasa yeter bilmez misin?
Sen Hz. Muhammed (sav) libâsı giydin yâ daha ne istersin..
Sen köle diye değer biçilsen de Hz. Yusuf (as) gibisin, âşıklar nezdinde kantara gelmezsin..
Ey Gönül!
Ne tuhaf değil mi?
Bir ömür şah damarımızdan daha yakın bir Sevgili'yi (cc) aramakla geçiyor..
Hem de tüm mahlukatı vasıtasıyla eşsiz ve sayısız esmâları vesilesiyle durmadan bizi kendine çağırmakta iken!
O, hem çok yakın hem de çok uzak olmayı imtihan hikmetine bina etmiş anlasana!
Hiç deryada yüzen balık deryayı arar mı?
Aslında O'nu aramıyoruz,
O bizi kendine çağırıyor;
işin özü O farkedilmek istiyor...
Ey Gönül!
Eğer Aşk meşrebinde yolculuğa çıkacaksan,
bütün ön yargılarını ve bildiklerini silmeyi göze alacaksın..
Bu yolda her şeyi Aşk tanımlar,
her yönün gâyrı Aşkın ardınca adımlar;
âşık, bütün dinlerden ve meşreplerden güzellik adına hissesini alır;
o yüzdendir ki Aşk,
her dilden,
dinden,
kültürden
ve cinsten insanın teveccühünü kazanır...
Ey Gönül!
AŞK yolu öyle bir yoldur ki,
yürümeye başladın mı bir kere her adımdan kendinden olursun..
İlerledikçe benliğinden kurtulur,
varlığından son bulursun..
Öyle ki ben kalmaz artık,
her şeyinle Sevgili gibi durursun..
AŞK üzerine ne kadar okursan oku ve ne kadar bilirsen bil anlıyor musun;
Aşk yine de bir sarmaladı mı seni yapacağını yapar biliyorsun?..

23.05.2011




El...vereni var; alanı var...Kimisi karıştırır; kimisi düzeltir.
Duaya duranı var; bedduaya duranı...
Yumruk olanı var; baş okşayanı...
Her işe koşanı var; her işten kaçanı...
"Hep bana!" diyeni var; al sana diyeni...
Elleriniz hangi ellerden?


Hayırlı bir kişinin eli olmaktır her elin istediği; ama...
sahibi "el" olup gidince... eller ne yapsın...

"Evvel sen de yücelerden uçardın"


Evvel sen de yücelerden uçardın
Şimdi enginlere indin mi, gönül
Derya, deniz, dağ, taş demez geçerdin
Karada menzilin aldın mı, gönül

Yaşamak umut etmekle birebir alâkalı bir şey. İçimize kodlanmış fıtrî bir bilgi gibi olmalı ki bu, bebek elleri sıkı sıkı kavrıyor oyuncakları, ya da ağzına götürüyor bulduğu tatlı tatsız ne varsa, herşeyi...

Çoğu kez her kavrayış, çabucak bir bırakışla son buluyor. Belki dikkatleri çekecek bambaşka bir şey buluyor, bırakıyor. Belki bir türlü erişemiyor, ulaşamıyor, kavuşamıyor, bırakıyor. Belki tüketiyor da bırakıyor. Çünkü,

innel-insâne huliqa helû'â 70:19 Şüphesiz insan, çok hırslı ve sabırsız yaratılmıştır izâ messehuş-şerru cezû'â 70:20 ona şer dokunduğunda sızlanıcıdır veizâ messehul-hayru menû'â 70:21 hayır dokunduğu zaman da cimridir İşte ilk başlarda pek bir yücelerde geziniyor gönül. Amma ve lâkin imtihan dünyası burası... Ulaşamamak, ulaşmaktan daha olası... Erişememek, erişmekten daha terbiye edici...

Yiğitliğin elden gitti yel gibi
Damağımda tadı kaldı bal gibi
Hoyrat eli değmiş goncagül gibi
Bozulmuş bağlara döndün mü, gönül

Sanmamalı ki, "yiğitliğin gidişi" bir tek yaşlılık ile... Nerde... Evet, yaşlılık da yiğitliğin bir çeşit gidişi ama bu öyle birşey ki, ondan evvel de defalarca gidiyor. Gönül yücelerden uçtukça, gitmeye de mahkum. Çünkü dünyada yıkılmayacak tek yer dümdüz olmuş virâneler. Niye yıkılıyor herşey, neler oluyor, dersek... Herbirinin görünen sebebi o nâzenin goncagüllerin yapraklarını dağıtan hoyrat eller. Ama herbirinin ardından yine biliyoruz ki, "cümle işler Hâlik'indir, kul eliyle işlenir". Hoyrat eller kendi imtihan sonuçlarına yansınlar, bu onlara yeter:

yevme lâ yugnî mevlen 'an mevlen şey-en 44:41 o gün bir dostun bir dosta hiç faydası olmaz velâ hum yunsarûn ve onlar yardım olunmazlar Şu denî dünyada gönül yeterince şanslıysa, menzilini o yana döndürüyor. Bilmediği cenneti istiyor. Hayal bile edemiyor ama olsun. Seziyor.

Hasta oldun yatağını istersin
Kadir Mevlâm sağlığını göstersin
Cennet-i âlâdan bir köşk dilersin
Boynunun farzını kıldın mı, gönül

Dünya nasıl?

leqad halaqnel-insâne fî kebed 90:4 İnsanı gerçekten bir meşakkat içinde yarattık. Ve dahi gönle ne sürûr veriyor?

feveqâhumullâhu şerra zâlikel-yevmi 76:11 Allah da, o günün şerrinden onları korur veleqqâhum nadraten vesurûrâ ve bir parlaklık ve sevince kavuşturur.
Karacaoğlan der ki, söyle sözünü
Hakka teslim eyle kendi özünü
El içinde karalama yüzünü
Yolun doğrusunu buldun mu, gönül

Daha söylenecek söz kalmıyor:

fesebbih bihamdi rabbike vestagfirhu 110:3 Artık Rabbine hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile!

Vesselam.

6.01.2011

BİR LEYLA DÜŞLEMESİ...

 
  BİR LEYLA DÜŞLEMESİ...


Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye.
Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük.
Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.

Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik.
Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.

Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık.
Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını.
Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.

Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır.
Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde.
Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.

Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında.
Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.

Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.

Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.
Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.

"Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular."
Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...

Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...
Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.

"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...

"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur.
Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"

Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır...

: Ahd olsun ! ... And olsun ! ... Aşk olsun !


Yaşadığı dünyanın haritasındaki bütün tanımları, bütün çizimleri, bütün görünümleri sevgiliye göre düzenleyen âşık haritacıyı bilirsiniz. Hani haritasını çizerken onun doğduğu şehir, onun evine giden yol, onun gezindiği çimenlik, onun altında oturduğu ağaç, onun su içtiği ırmak, onun... diye diye tanımlamış bütün mekanları ve yönleri.

Hakiki âşık imiş o. Çünkü gönülden bir ahdin sahibi olduğunuzda, ömür haritasının başka türlü çizilmesine imkân ve ihtimal yoktur. Hakiki aşk (hakikatli aşk), bir ahdin izini sürmekten başka bir şey değildir ve ömür haritasında bütün işaretler aşk ahdi üzerine olmadıkça kişi yaşadığını hissedemez. Böyle birisi belki ömür sürer, ama yaşayamadan ömrünü tamamlamış olur. Çünkü yaşamak, ahde vefa ile anlam kazanır. Ahdimiz ister ezelden kopup gelsin, ister gönülden... İster dil ile söylensin, ister göz ile...
[...]
Sevgili, lütfen ve keremen, âşıkı ile arasında bir ahitname oluştururken ona bir emanet (aşk) teslim etmekte, o emanete sadakat beklemektedir. Nitekim "Kalu-Bela"da olup biten şey de yalnızca bundan ibaret idi. Ta ki insanoğlu o emaneti hakkıyla korusun ve yarın Sevgili huzuruna çıkınca emanete halel getirmemiş olsun. Çünkü Sevgili, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi (Ahzab, 72)." buyuruyor. Yani ki bu emaneti taşımak öyle her babayiğidin harcı değildir; asalet ister, mertlik ister.
[...]
Ahd kelimesine sözlükler "Bir şeyi korumak, halden hale onu muhafaza etmek" anlamını verirler. Hani o haritacı âşık gibi bütün ruh haritasını sevgiliyle, sevgilinin, sevgiliye, sevgilide, sevgiliden diye çizmek, her şeyi yalnızca sevgili olarak görmek, idrak etmek, anlamak ve yorumlamak... Ancak o vakit seven ile sevilenin vuslatı gerçekleşir.

Nitekim Sevgili buyurur:

[...ve evfû bi ahdî ûfi bi ahdikum...]
"Siz Bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki, Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim" (Bakara, 40)

Gönül haritalarınızı kontrol ediniz; oradan çıkan yollar nereye gidiyor?

Iskender Pala

4.01.2011

En Güzel Gül'e Yar Olanlara...


En Güzel Gül'e Yar Olanlara
Gül'e Gönül Verenlere
Binlerce Selam Olsun

Sevdam seni nasıl anlatsam nasıl söylesemhangi yaman sözcükleritesbih taneleri gibi dizsem de seni cümlelere döksem…Adına mevlitler yazılmış güzelliğine kasideler sunulmuşken… Kelimeler kifayetsiz bir durak…Ben ise suya düşmüş yaprak kadar çaresizken …Seni nasıl anlatayım Ya Rasulallah…

Meleklerden işittim şanını dünyaya gelmeden evvel…Yüce ALLAH’ın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.” dediğisin yaratılış sebebim nefes alışım.ALLAH’ın tecellisi olan güzelliklere kimi zaman akla durgunluk veren bir edayla dalışım .Kimi zaman hayranlıkla taa yürekten bir çift kömür gözle bakışım…İlahilerden dinledim seni.Ne ihtişammışsın ki doğduğun gece o Asude nisan gecesi bütün dünya göklere dek NUR ile bezenmiş.Ne büyük bir aşk ateşiymissin ki uğrunda bin yıldır yanan ateşler sönmüş .Sündüs'i altın işlemeli ipek kumaşlarla döşemiş Amine Hatunun döşeğini...Melekler birbirine seni müjdelemişler ALLAH’ın izniyle…

ALLAH’a bir davetçi ışık saçan bir kandil olarak gönderilmişsin.

Ey Bâki Sultan sensin beni ALLAH’a ulaştıracak olan.Seninle fark ettim iki cihanın görkemini.Hasretinle dolu bir yolcuyum şimdi Hırkanla şereflendirdiğin Veysel Karani olmaya aşkım yetermi bilemiyorum.

Ama sevginden kızarmış bir mısra gülüm şimdi.Güneş vurdukça kavrulan kalaylı bahçelerde sana açıyorum sana susuyorum.Ümmetin girmedikçe Cennet kapısından içeri girmeyen sensin …biliyorum.Yudum yudum merhametini tadıyorum uzayıp giden gurbetlerde Sakal-ı Şerifini izliyorum camilerde mescitlerde…

Seni düşünürken yüreğim yırtılıradını zikrederken sesim boğulurismini yazarken ellerim titrerse ne olur bilki Ya Resulallah aşkımın tarif edilmez gücündendir…

Evet Sevdam ben seni tarif edemem.Ama son nefesimde Cenab-ı ALLAH’ı ve senin gönlüme Nur ile yazılmış adını zikretmeyi dilerim.

Mecnun Değilsen Sus!!!

Mecnun Değilsen Sus!!!

Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından 'hû' filizlendirdi.
Kâinat vecde durdu. Ve... dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor.
Aşk vesile...
Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım.
İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar.
Aşkın tarifini sordum göçmen kuşlara. Dediler göç... Dediler yanmaktır yaklaştıkça... Onun kaynağından tadan divanedir. Sonra...
Sonra bir şair kesti yolumu... En yüce bir düştür benim aşkım. Görmeye değmez ki küçük düşleri dedi ve ekledi: Mecnun değilsen sus!..
Bense güneşlerin kol gezdiği ufuklar hayâl ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair...
Düşlerim en kudsî duygularla bezenmişti oysa.
Meğer küçük düşlerle avunmuşum...
Muhayyel sevdalar buruyor yüreğimin pencerelerini. Herbiri tül, herbiri hür.
Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış. Hikayelerine hayâl meyal tanıklık ettiğim...
Bu efsane hikayeler sürüldü masama. Bense özgün sözlerin tadına alışıktım.
Benim taatım, tahiyyatımdı Rab'le...
Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi.
Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu. O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu... Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma.. doldurmuyor bile! Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil...
Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan. Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti...
İflah olmaz âşık kisvesini giyebilmekti. Gönülde maya tutup aşka,
onu göklere armağan edebilmekti..
uçurtmalara...
Celâl-i Didar'a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm... Sen ezelî ve ebedî, arzsız ve arşsız, cennet ve cehennemsiz, öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti...
Mevlânaca bir tavır koyabilmekti. Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti
Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime.
Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.
Kalbimde bir dünya kurup, binbirinin yıkılışını venüs bardağında
seyretmek gibi bir şey sanırım ulaşılmazlığın...
Ey ulaşılmaz Matlubum!..
Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında...
Bense Vedud coğrafyanda, 'seven' şahsında talibi oynamaktayım.
Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;
Bende Mecnun'dan füzun âşıklık istidadı var,
Âşık-ı sâdık benim, Mecnun'un ancak adı var... diyebilme cüretkârlığına koşmaktayım...
Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım...
Ey Rab! Sana ulaşamamak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı?..
Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara âşık olmaktır!...
Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor...
Aşk...

Kalemime sordum,sevgi nedir..?

Kalemime sordum,sevgi nedir..?


Kalemime sordum,sevgi nedir..?
SEVGİ..

Küçük bir tebessüm’dür..

Annenin söylediği ninni dır bazen..

Kırlarda kırmızı bir gelinciktir..

Bülbülün nağmeleri..

Gülün dikenleridir..

SEVGİ..

Yusuf’un gömleği..

Yakup’un sabrı…

Ferhat’ın azmi..

Aslı’nın izdirabı…

SEVGİ..

Veysel Karani’nin hasreti..

Bir çocuğun uçurtmasıdır ,tellere takılan…

Ve kırılmış bir güvercin kanadıdır..

Yetim gencin umududur…

SEVGİ..

Hastanın ilacıdır..

Bir pınardır sevgi,içer-içer kanamazsın…

Bir yürek çarpıntısı,bazen sıradan, bazen de vazgeçmediğin..

SEVGİ..

Yağan yağmur’dur,Rahmettir,berekettir..

Sevgi gökkuşağıdır..

Sevgi,hayatın tadıdır..

Sevgi,kalplerde açan çiçek..

Sevgi,gözlerde ki ışık…

Sevgi,bir güneş ruhlarımızı aydınlatan..

Sevgi,bir ırmak çağlayan..


SEVGİ..

Bizleri sevgilerin Sahibine götüren HERŞEYDIR..

Sözüm ağlıyor yağmur misali...







  • Sözüm ağlıyor yağmur misali... 
    Sözüm ağlıyor yağmur misali...
    Topluyorum kırık hecelerimi bir bir düşlerimden. Zincirin halkaları misali ekliyorum kalbimden  merdiven basamakları gibi ilerliyorum.
     Adımlarım adımlarının izlerine karışıyor. Her bir basamak seni yad ediyor gönlüme... O muhteşem güzelliğinin esiri oldu tüm varlığım.
    Baktım su misali sana doğru bir yolculuk başladı...
    Sevdan evla oldu bütün sevdalardan. Geride bıraktım bütün nağmeleri feryatları  sende zaman sende mekan sende giz olmaya geldim. Sana olan hayranlığım sevdana tutsak.
    Sensiz bırakma bu garibi, ben yoksunum seni tarif etmekten  nakısım.
    Sen ikmal eyle kölendir gönül kapında bu gönül.
    Sevdamı öksüz bırakma bırakma beni ben bildiğim  çağırmanı bekliyorum...

    Can'a...

    Can'a... 
    Sabr edelim gönül ne gelir elden
    Sabırlı kulunu sevmez mi sultan
    Yusuf'u kurtardı kuyudan gölden
    Biri SABIR biri ŞÜKÜR bir DUA

     (Pir Sultan Abdal)


    Biliyorum ne kadar çok yazarsam yazim,hep eksik kalacak cümleler seni anlatmaya.....

    Diviti ve hokkayı elime alıp şairane bir uslupla anlatabilirmiyim yüreğimdeki yerini...Ya da yürekten dökülen sözleri hoyratça serpiştirebilir miyim beyaz sayfalara....

    Anlatamam...

    Bak işte seni yazmaya kalkmak bile yüzüme kocaman bir tebessüm kondurmama yetiyor...

    Biliyor musun can...

    Ben en çok senin çocuk yüreğini sevdim...Ve ben en çok seninle düşlerimize uçurtmalar uçurtmayı sevdim...Senin uçurtman pembe benim ki yeşil...Aramızda ki onca mesafeye inat yaramazlıklar
    yapmayı çocuk olmayı ve doyasıya şimarmayı sevdim...Beraber geçirdiğimiz vakitlerde çayımız
    hüzün deminde şekerimizi umut tadında paylaştığımız uzun uzun koyu muhabbetleri sevdim...

    Çok uzak kentlerde sesini kimselere duyuramadığın zamanlarda, bütün acılara özlemlere ve onca badireye karşı kaderine EyvaALLAH deyip ayakta dimdik duran anne yüreğini sevdim...İşte bu yüzden seni hep kavak ağaçlarına benzetiyorum..Küçük rüzgarlarda sağa sola savrulan
    ama zemheri fırtınalarda asla yıkılmayan ayakta dimdik duran kavak ağaçlarına...


    Söyler misin can...

    Bir gün arınırmıyız acılarımızdan...

    Kırarmıyız tutsak yüreklerimizdeki zincirleri...

    Bırakırmıyız uçurtmaları masmavi gökyüzüne...

    Ve güneş bir gün bize de göz kırpar mı...

    Hayatı yaşanabilir kılmak adına,,, tek ve en güçlü silahımız " Dua'larımız ve Sabrımız " ve biz biliyoruz ki, sıkıntılarımızın anahtarı, dualarımızda...
    gücümüz, sabrımızda gizli...

    ,,,,,,,,,Ve RABB'den gelen herşeye Amenna...Dualarımdasın,Dualarında yer bulmak ümidi ile...

    Müşk-i Aşk !

     Müşk-i Aşk !
    Bir Aşk dilensem !
    İman cilvesi ile İmran Peygamberin Eşi Hanne'nin Duası kadar samimi
    Aşk Yolunda feda edeceğim hizmetkâr edeceğim Bir Aşk ..
    Dünya güzergahında gelipte geçici olmayan Fanilikten uzak bakiliği sırtına almış

    Çileyi ; libasına yama yapmış bir Aşk..
    Bir Aşk Dilensem Yusuf kadar güzel olsa..
    Kuyulara atılsa zindanlara koyulsa da ümit kesmese vuslattan..
    Dünyada Ukbayı tatsa..

    Varlıksız varlığım senin mülkünde can bulsa...
    Bir Aşk dilensem İbrahimi Dost kadar
    Hem Nur olsa hem Nâr !

    aydınlandığım kadar yansam yandığım kadar aydınlık olsam
    Tenim Gül bahçesine düşse Ruhum kalbim ateşine gark olsa..
    Bir Aşk dilensem Hamza Oluversem yiğit gözü Kara
    gördüğü Hiç birşeyden Korkmayan bir Hamza..!


    Sonra Aşk uğruna Vahşilerce Parçalansam Uhud meydanlarında..
    Bir Aşk dilensem Önce Ümeyyenin Kölesi olsam cahiliyye zamanlarımda
    Sonra Bir ''EHAD'' ugruna Bilal'ce kızgın kumlara yatırılsam
    Kayalar Koysalar bagrıma ''Ehad ! Ehad'' Diye Aşk dolsam
    Neden sonra En güzeli Olan Peygamberin Oku Buyruğu ile
    Dirilsem Bilal'in ezanında..


    Bir Aşk dilensem Musab'ın öğretmenliğinde öğrensem okumayı yazmayı
    parçalansam sonra tanınmaz hale gelsem savaş meydanlarında
    Dünyanın zenginliğinden beri olsamda üzerime kefen bulunamasa..
    Bir Aşk dilensem!

    Sağgımdaki Konuşurken Solumdaki Çığırtkanlık yapsa
    Ölsem sekerat halinde İmanımı tazelese ab-i hayat
    Dirilsem Kevserinden İçsem kana kana
    Tesnim Irmağına yaklaşsam Yakinimsin diyen Nidalarla
    Bir Aşk Dilensem !

    Ve Cuma Olsa ...

    görsem Cemâlini Bayramım Olsa..!

    ( amin )
     
     
       
       KayboLmak!!!

           

    Kaybolmak; Hayat ekseninde...

    Yaşamla ölüm, varlıkla yokluk, konuşmakla susmak arasında bütün zıt kavramların yanyana durduğu bir ahval içinde

                                                                        “Kaybolmak”   



                   
       
    Ne zordur bilir misin yarınları umutla beklemek varken, daha gelmeyen yarınlardan bıkmak usanmak...
    Anladım ki,
    Acılar dipsiz bir kuyu…



    İşte yine suküt düştü payıma…



    Sonra ,,
    Sonra yağmurlar yağdı hüzün gecelerine…
    Boncuk boncuk…
    Renkler  solmuş…
    İçimdeki çocuk küsmüş…



         

    Oysa ; çok şey istemedim hayattan… Bir şefkat karesiydi,  tüm umudum…


         


    Herşeye rağmen inatla dik tutuyorum başımı...
    Ve sarılıyorum Dualarıma...
    Dua Dua Dua...
    İçten mi İçten...


    İnşirah RABB’im yüreğimin siyahına bir parça İnşirah…

     İçindeki kapıyı çal!!!

    Kime sorsam Mutlu musun? diye bir solukta evet cevabı alamıyorum. Önce bir düşünüyor ve Mutluyum. Ama diye devam ediyor.

    Eğer bir cümlenin içerisine ama girmişse, bir tarafta bir şeyler eksik kalmış oluyor. Ama kelimesi bağlaç değil aslında. Yani bir şeyleri birbirine bağlamıyor; tam tersi ayraç rolünü üstleniyor. Mutluyum. Ama dediğinde ama dan önce söylediğiniz hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.

    İnsanların birçoğu mutluluğun hemen arkasına ama ekleyince bir yerlerde bir şeylerin eksik kaldığını hissediyorum.

    İyi günde, kötü günde insanların yaşam sevinçlerini koruması ya da koruyabilmesi sağlıklı bir ruh halinin en belirgin göstergesi.

    Sağlıklı bir ruh haline sahip olmak için insanın önce içindeki kapıyı çalması gerekiyor. Tıpkı Mevlana;nın dediği gibi: İçindeki kapıyı çal; başka kapıyı değil...

    İçindeki kapıyı çalınca kendinle yüzleşirsin. Önce şu soruyu sorarsın kendine: Ben kendimi ne kadar seviyorum?

    Hakikaten kendimizi ne kadar seviyor, koruyor ve dikkat ediyoruz? Sabahları uyandığımızda, o günün kalan ömrümüzün ilk günü olduğu bilinciyle, önce aynadaki insana tebessüm edebiliyor muyuz?

    Sonra tekrar çalın kapıyı. Başkalarını ne kadar seviyorsunuz? Başkalarını severken cinsiyetine, ırkına, diline, dinine, kıyafetine ve rengine bakıyor musunuz? Yoksa Allah yarattı! diyerek, insan olduğu için onu seviyor ve yüreğinize basıyor musunuz?

    Kapıyı tekrar çalın ve sorun kendinize; Ait olmayı seviyor muyum? Evet, ait olmayı sevmek. Sağlıklı bir ruh halinin önemli bir diğer göstergesi.

    Ait olmak. Kendinizi evinize ait hissediyor musunuz? Eşinize, mahallenize, apartmanınıza, sokağınıza .. Eğer ait olmayı sevmezse insan mutlu olamaz. Mutlu olamayınca da sağlıklı bir ruh hali sergileyemez.

    Evet, ne kadar aitsiniz dünyaya ve ait olduğunuz için mutlu musunuz?

    Sonra kapınızı yine çalın ve yeniden çalın. Çalışmayı seviyor musunuz? Kendiniz için, şehriniz için, ülkeniz için, dünya insanlığı için çalışmayı. Bir insan eğer çalışmayı sevmiyorsa mutlu olamaz dünyada ve sağlıklı bir ruh hali sergileyemez.

    Tekrar içimizdeki kapıyı çalalım ve soralım: Ne kadar inançlıyım? Neye, niçin, ne kadar ve ne kadar samimiyetle inanıyoruz? Bir şeylere inanmak sağlıklı bir ruh halinin diğer bir parçasıdır.

    İnançlı olmak, iyi kötü günü kabul etmektir. İnançlı olmak suçlamamaktır. İnançlı olmak, başka inanç ve insanlara saygıdır, tahammüldür, hoşgörüdür.

    Sonra tekrar iç kapına yönel ve sor: Hayallerim var mı? Onları betona mı gömdüm kuma mı?

    Hayal yoksa umut yoktur, mutluluk yoktur. Hayallerinizle yüzleşin, sınırlarını zorlayın hayallerinizin Size yetişmese bile başkalarına fayda sağlayacak hayallerinizi büyütün.

    Yaşlı Nasreddin Hoca yol kenarında portakal ağacı dikiyormuş. Gelen geçen de acıyarak bakıyormuş Hocaya. Biri dayanamayarak sormuş: Yahu Hocam, meyvelerini yemeğe ömrünün yetmeyeceği bir ağacı neden dikmeye çalışıyorsun?
    Hoca doğrulmuş: Ömrümün yetip yetmeyeceğini Allah bilir. Ama ben de sen de ömrü bu günleri görmediği halde fidan dikenlerin meyvelerini yiyoruz.

    Evet Yanlış yerde yanlış kapı çalmayın. İyi günde, kötü günde yine gülümsemek için içinizdeki kapıyı çalın...
     
    'AŞk Olsun ''!!!

                      -------------------------------------------------------------------------

    Okuduğum latif bir yazıdan anlaşıldığına göre Tasavvufta şöyle güzel bir adet varmış:

    Dervişin biri, yine bir dervişler topluluğu içerisine gelip, selam vererek oturduktan sonra, topluluk gelen dervişe
    "Merhaba!!" yerine "Aşk olsun!!" dermiş... Derviş de "Aşkınız cemal olsun efendim!!" diye mukabele edermiş...
    Bu sefer topluluk "Cemaliniz nur olsun!!" dediğinde,
    derviş "Nurunuz ayn olsun!!" dermiş ve böylece selamlaşma bitermiş....

    Tasavvufta aşk o derece içselleştirilmiş, o derece özümsenmiş ki....
    Selamlaşma bile aşk üzerine kurulmuş...
    Tasavvufta bütün diyalogların böyle kalbi incelikler içerisinde cereyan etmesi ne kadar hoş değil mi?....

    Bir de günümüzdeki selamlaşma diyaloglarını düşünün....

    " - Nabers lan !!"

    " - Selam moruk !!"

    Tasavvuftaki aşk anlayışı, elbette "televole aşkı" türünde bir aşk anlayışı değildir...
    Günümüzde, bir çok temel kavramda olduğu gibi "aşk" kavramı da "kavram kargaşası" içerisine sokularak, gerçek anlamından kopartılmış ve çok daha farklı anlamlarda kullanılır olmuştur.... Artık yaşanan bazı edepsizliklerin bile "aşk" olarak nitelendirildiği hepimizin malumudur....

    Yine bahse konu yazıda; Tasavvufta "Aşk nedir"diye sorulsa, "Aşk, Maşukun rızasıdır"cevabının alınacağı kayıtlıdır.... Kanaatimce "aşk", en kısa ve öz olarak ancak bu şekilde tanımlanabilirdi...
    Maşuk ise, hakiki aşkta elbette Allah'tır...
    Düşünceler davranışları, davranışlar da düşünceleri etkiliyorsa; ve insan... ki onun ruhi, fikri ve hatta bedeni yapısı böyle bir etkileşim sonucu şekilleniyorsa; Tasavvufun, hayatın her bir anını hiçbir boşluk bırakmadan neden çepeçevre kuşattığını çok daha iyi anlıyorsunuz.... Velev ki, bu bir selamlaşma anı olsa bile.... Boşluğa asla izin yok.... Size atılan "irtibatı koparmayalım" formatı dolayısıyla, siz artık bir pergelsiniz.... Bir ayağınız olması gereken noktada sabit, diğer ayağınız yetmiş iki milleti dolaşmakta.... Ama irtibatı koparmadan... Boşluk bırakmadan ....

    Yukarıdaki selamlaşmada dikkatimi çeken en önemli husus, selamlaşmayı sona erdiren "Nurunuz ayn olsun" cümlesidir....
    NURUNUZ AYN OLSUN !!! ..Belki bir kaç farklı anlamda açıklama yapmak mümkündür amma, benim kalbime gelen şudur: Aşkın yüz güzelliği olması ya da yüze yansıması temennisine, yüz güzelliğinin nur olması ve nihayet, nur ile görmek ya da bakışın nur olması temennisi dile getirilmektedir. İşte tam bu noktada hemen, Peygamber Aleyhisselamın " Müminin ferasetinden sakınınız; şüphesiz o,Allah 'ın nuruyla bakar." şeklindeki sözlerini hatırlamamak mümkün değildir....


    Hepinizi Allah'ın selamıyla selamlıyor ve diyorum ki!!!

     AŞK OLSUN !!!..