8.06.2013

S/ONSUZLUĞA MEKTUP

 
 


“Diri kalmış son yapraklarda döküldü gözyaşlarımla…
Şimdi hangi renksiz gökkuşağıyla,
Rengarenk ba”har”lar açtırabileceksin Sine’mde!
Söyle bakalım vefasız dünya?”
...


Gücüm kalmadı desem… Kızacaksın bana biliyorum. “Mümin’e ümitsizlik yakışmaz” diyeceksin. Ama bu, değil ümitsizlik! Rutini seçiş sadece, direnişten vazgeçiş…

“Zaman her şeyin ilacı” derler. İnanmıyorum bu yalana artık. Zaman sadece biriktirdiklerimi çoğaltıyor, istifliyor… Hem de hiç ilerlemeden yapıyor bunu. Hiç geçmek bilmiyor… Benimse zaman mevhumum kaybolmuş. Ne geçmiş: yaşanmışlıkları idrak ettirebilme yetisine sahip, ne gelecek: ümitvar hayaller barındırıyor. Şimdiki zamanı sorma sakın! Ne olur sorma? İfadesizim… Anlatacak takatim mi yok ne? Öyle silik.. belirsiz.. ve şeffaf ki.. Kapattım gözlerimi de, görmek istemiyorum tuvalin o renksiz köşelerini. Sadece bekliyorum, ressamın aşk’la dokunacağı son fırça darbelerini…

Ama biliyorum, öyle derinden hissediyorum ki; ben anlatamasam da anlarsın Sen bu belirsizliği. Ve aslında bir tek Sen çözebilirsin! Zaten bu bilinmişlik, bu kavrayış sayesinde anlam buluyor, huzurla alabildiğim her kesik nefes!...

Oysa ne çok hayalim vardı bir zamanlar. İdealisttim de haddinden fazla. Dünyaya kafa tuttuğum o kendinden emin zamanları görebilmeni isterdim. Beni bu şekilde tanımamanı… Ama her nasılsa, nasıl becerebildinse bilemiyorum. Bu en savunmasız, korunaksız ve zayıf halimde bile, beni “olduğum gibi” görebilmeyi, bir tek Sen başardın! Bir tek SEN, gözlerime dahi bakamadan ruhumun en derinliklerini görebildin! Oturdun yerleştin hatta, en giz ve en şahika mecrasına… Bilmem bu sokağın keşfine eren olabilmiş miydi daha önce. Farkına varan olabilmiş miydi? Edepten dakikalarca süren sessizlikte , dilimi çözebilmiş miydi bir mütefekkir! İlmi yetebilmiş miydi… Sonra aynı sessizlikle aktarabilmiş miydi anladıklarını… Hem de yaratılan bu en eşsiz şaheseri, dil’ini kullanmadan, konuşmadan! Bir hayalin, serabın, illüzyon yansımaları gibi akıtmış mıydı göğsüne, hiç dokunmadan, ilişmeden ve dahi zerrece ilişmeyi hiç düşünmeden…
Bu farkındalık değil miydi ki zaten; seni gözümde bu devasa ahitle bağdaştıran, birleştiren ve ebedileştiren…
Korkuyorum sanma sakın! İnan korkmuyorum. Korku nedir bilmiyorum… Beni böyle korkusuz “Babam” yetiştirdi. En çok babamı kaybetmekten korkardım, biliyorsun. Bir o korkuyla baş edemem sanırdım. Bütün çocukluğum, gençliğim, yıllarım; bu korkuyla geleceği adımladı, ürkek ürkek!
Onu da yaşadım, Elhamdülillah!! Artık ne korkutabilir ki beni bu sürgün diyarında, sorarım sana, ne?

Bu yazdıklarımdan dolayı beni isyan içinde sanma, imanımı zayıflamış bulma! Zaman ne çok ilerlemiyor gibi olsa da, büyüdüğüme emin ol sen bu dipsiz akıntıda… Üzerine bin bir kilit vurduğum yaralarımı, sarmaktan da vazgeçtim artık! Öyle açık bıraktım zemheri ayazına… Soğuğu yedikçe kabuk bağlamaya güç kazanacaklar, ve bir daha aynı yerden yara almamaya…

Böyle güç buluyorum işte, tedavi oluyorum… Yattığım hastane odasının “ışıksız” penceresinden, yan binanın soğuk duvarları olsa da tek görünen; benim görebildiğim “yemyeşil enginlikleri” bir tek Sen görebiliyorsun! Ve bir tek Sen biliyorsun... Ve bir tek Sen bekliyorsun…

Beklediğinden eminim…
Gelemesem de, gelemeyeceğimi bilsen de, sakın ayrılma oradan olur mu?
Sakın bir yere gitme!

“Beklediğini bildikçe hayat buluyorum…
Beklediğini bildikçe…”

Leyla ARSAL






 
 
 
 
 
İnsan yalnız iken ne ise, ne yapıp, ne düşünüyorsa, aslı odur.

| Hekimoğlu Ismail
 
 
 
 
 
 
 
 
Dilimiz sussa, gönlümüz konuşsa seninle.
Söyleyecek çok şey var; ben susayım, sen dinle...

| Kadim Dolunay
 
 
 

KIYMETİNİ BİLMELİ

 

Kıymetini bilmeli hayatın, kıymetini bilmeli sevdanın, sabahın kızıllığının, ikindi serinliğinin, gün batımının eşsiz güzelliğinin kıymetini bilmeli. Aldığımız nefesin, uyuduğumuz gecenin, gördüğümüz rüyanın, uyandığımız sabahın kıymetini bilmeli...
Kıymetini bilmeli varoluşun, yüzümüzü okşayan, esen rüzgârın, gönlümüzü ıslatan yağmurun, gökyüzünü örten pamuğumsu bulutların, ren...
klerin cümbüşü gökkuşağının, içimize işleyen kuş cıvıltılarının, penceremizden gönlümüze süzülen ay ışığının kıymetini bilmeli...

Kullandığımız her kelimenin, uzattığımız virgülsüz cümlelerin, yazdığımız kalemin, çizdiğimiz resmin, bağrını karaladığımız kâğıdın, kendimizi bıraktığımız kitap sayfalarının kıymetini bilmeli.

Her sabah vazgeçilmezimiz tarağın, saç tokasının, gururla baktığımız bizi bize sunan aynaların, kapatıp açtığımız kapıların, giydiğimiz ayakkabıların, attığımız adımların kıymetini bilmeli. Çocukluğumuzun şâhidi salıncakların, çarpışan arabaların, büyüyünce öksüz bıraktığımız oyuncakların, dört gözle beklediğimiz mektupların kıymetini bilmeli.

Öylesine yaşanmalı ki hayat, hiçbir şey, hiçbir zaman boşlukta sallanmamalı. Şöyle düşünüp baktığımızda her şeyin bizim için var olduğunu anlamalı, bize hizmet için teyakkuzda beklenildiğini unutmamalı.

Öyle ya; ayakkabı giyilmeyi, sürme çekilmeyi, mektup okunmayı, cümle kurulmayı, toka güzelliğe güzellik katmak için takılmayı, tarak dağılan saçları toplamayı, kitap sayfaları keşfedilmeyi, bilgilendirmeyi, adımlar gideceğimiz yere götürmeyi, rüzgâr serinlik vermeyi, ay ışığı ve yıldız yüreğimizde büyümeyi, gece kötülükleri örtmeyi, sabah yenilikleri sunmayı, gökkuşağı sevdayı sergilemeyi, rüya umutları tazelemeyi bekliyor. Her şey bizim için var...

Dertler, hüzünler, mâtemler, kötülükler yok mu? Tabii ki onlar da var. Onlar da bizim için. Onlar olmasaydı hayat da olmazdı. Kötülük olmasaydı, iyi nasıl seçilirdi, mâtem olmasaydı mutluluk nasıl anlaşılır, ağlamak olmasaydı, tebessüm ferahlatır mıydı gönlümüzü? Her şey zıddıyla kaim değil miydi bu dünyada? Kıymet bilmek için illâ kaybetmek mi lâzım? “Kıymet”in de kıymetini bilmeli.

Hayattan ne kadar da çok şikâyet ediyoruz? Durup düşündüğümüzde, günlerimiz, emeğimiz, hep “daha çok” için gelip geçiyor. Farkında mıyız ki “daha çok” dediğimizde elimizdekinin mutluluğunu yaşayamıyor, “daha çok”un kaygısıyla eritiyoruz ömrümüzü. Nereye kadar?

Oysa mutluluk, oysa huzur bize kendimizden daha yakın değil mi? Bir tebessümde aramalı umudu, bir selâmda bulmalı huzuru. Batan güneşin peşinden koşmak yerine doğacak güne dönmeli yüzümüzü. Tabii ki düşler ve hayatın gerçekleri her zaman kesişmez. Genellikle gerçeklerle düşler arasında tercih yaparız. Yaptığımız tercih de hayatımız olur. O zaman neden mutluluk düşlerimizi hayatın gerçekleriyle barıştırmıyoruz? Neden tercihimizin adı mutluluk olmasın? Mutlu olmaktan korkuyor muyuz yoksa? Eğer gülleri duyabileceğimize inanırsak bir gün mutlaka duyarız. Kıymetini bilmeli güllerin, gül yüzlerin, kömür gözlerin, kıymetini bilmeli sevmenin ve sevilmenin, kıymetini bilmeli her şeyin...

YUSUF ÇAPUR
 
 
 

Fırtına (Yeni Türkü)

 
 
 
 
 
 
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
 
Yıllardan sonra yollardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yıll
ardan sonra yollardan sonra
Yeniden yanyana onlar
 
Ne geçmiş tükendi ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
 
Geçsede yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar
 
 
 
 

:))

 
 
 
 
 
 
-Yemelikk buu.. :)
 
 
 

Şefkat Kahramanı Annelerimiz...

 

 Faziletlerle donanmış bir annede; maddî zorluklar, para ve mal endişesi, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı gibi maddî kaygılar yerine, ebedî saadetini kaybetme endişesi ön plandadır.
Milletleri oluşturan âilelerdir. Âilenin sağlam olması, geleceğin teminatıdır. Toplumların cevherleri olan evlâtları yetiştiren de annelerdir; toplumların acı çektiği şahısları yetiştiren de… Anne nasıl olursa, yetiştirdiği neslin iç dünyası da böyle olur. Anneler ...
ne kadar şahsiyetli, faziletli, ahlaklı olursa, çocuklarda o derece karakterli olurlar.

Anne; her şeydir. Anne; geleceğin teminatı, milletlerin umut ışığıdır. Anne, aydınlık gelecektir. Ama maalesef bugün, anne ihmal edilmiş, layık olduğu yüce mevkîsinden indirilmiş, fıtrî hasletleri sömürülmüş, en aşağı derekelere düşürülmüştür.



Her anne, bir şefkat kahramanıdır! Duyguların en incesi, sevgilerin engini, merhametlerin en dolusu onda... O anne, âdeta kendisinden bir parça olan yavrusu için her türlü fedakârlığa katlanan, her türlü acıya rahatlıkla göğüs geren bir koruyucu kalkan... Sevgi ve şefkat âbidesi… Sevgisi karşılıksız, pazarlıksız... Dünyada insanlığın ulaşabileceği en yüksek duygu, annelere lütfedilmiştir. Kâinatın mutlak sahibinin, topyekûn insanlığa en güzel ikramıdır anneler... Başlara taç, gönüllere ilaç, sevgi sertâcı anneler..



İslam Dini, bir anne olarak kadının değerini yüce bir mevkie koymuştur. Kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de; “ana-baba hakkı”, ana-babaya gereken hürmet, saygı, itaat, şefkat, annenin fedakârlıkları, evlâdını dünyaya getirmek için katlandığı eziyetler, büyüme devresinde çocuğuna gösterdiği şefkat ve ihtimam gibi hususlar özellikle zikredilir.


Hanımlar, ince fikirli ve duyguludurlar. Erkeklere göre daha yumuşak mizaçlıdırlar. Onun fıtratında mevcut olan en kıymetli duygulardan biri de anneliktir. Annelik, cenneti hatırlatan bir duygudur. İlâhi mutluluğun bedendeki tezâhürüdür. Bu duygular, bir bütünlük arz edince anne kutsal ile buluşur. Zira annelik, tam mânâsıyla kadının duygularının kemâle ermesidir. Anne olmak, kadını olgunlaştırır. Annelik yürek işidir. Yüreğimizde tesirini ömür boyu hissettiğimiz tek varlıktır anneler...



Kadınların en şerefli ve saadetli dönemi, annelik dönemidir. Anne olmak, zor görevler ve mes’ûliyetler yüklenmek demektir. Bu kutsî vazifeler, gereği gibi îfa edilince annelere dünyada mutluluk, âhirette mükâfat kazandırır, Allâh’ın izniyle...



Anne, âilede gerçek huzur ve saadeti sağlamada temel unsurdur. Yine o, evde uzlaştırıcı ve birleştirici konumdadır. Babayla iletişimde ya da kardeşler arası uyum ve problemlerin çözümünde aktif rol üstlenir.



Annelerin aslî görevlerinin başında çocuklarının terbiyesi gelir. Çocuk, ilk terbiyeyi okul ve sosyal çevresinden önce, ana kucağında alır. Çocukların karakter mayasının kaynağı annelerdir. Ona ilk sevgiyi, ilk acıma duygusunu, ilk vicdânî hisleri annesi verir. Çocuğuna “Yaratan”ı tanıtan, doğru yolu gösteren annesidir.



Annelerin en büyük istekleri; Allah Teâlâ’ya lâyık kul olmaya çalışan, milletine hizmet eden, bayrağına sevdâlı evlatlar yetiştirebilmek olmalıdır. Tarih, annelerle yazılır. Toplum annelerle ayakta durur.



Faziletlerle donanmış bir annede; maddî zorluklar, para ve mal endişesi, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı gibi maddî kaygılar yerine, ebedî saadetini kaybetme endişesi ön plandadır. Bu sebeple, öncelikle annelerin dîni ilim tahsili ile irfânını artırması, idrâkini geliştirmesi ve gaflet uykusundan uyanması elzemdir.



Evlatlar, merhamet ve şefkati, iman ve cesareti, hak ve hakikat mücadelesini, mukaddesâtını, şanlı ve ibret alınacak geçmişini, İslâmî şuur ve ahlâkının ilk örneklerini hep annelerden öğrenirler. İslâm âlimleri de bu konuda: “Annelerin hakları ödenemez” sözünü boş yere söylememişlerdir.


Nurten Çevikoğlu
 
 
 
 
 

Ama sen çokkk Güzelsinnn..

 
 
 


-Bunuu İstiyorummmm.. (:
 
 
 
 






 
 
 
 
 









Ne Güzeldi O günler..

 
 
 
 
Sen bir aysın ben kara gece
Gel derim gel derim gel derim

Bu can senin sersebil ettim
Al derim al derim al derim

Sorsan bağın yaresini de
Gül derim gül derim gül derim

Şerbet diye zehirde versen bal derim

Ben bozkırım sen yağmursun
Gel hadi gel hadi gel hadi

Kuru dalım bana da çiçek
Ol hadi ol hadi ol hadi
 
 
 

Yeni Türkü - Telli Turna

 
  
 


-Biz Büyüdük ve Kirlendi Dünya



 
Kim mağfiret dilemeyi arttırırsa, Allah ona her kederden bir kurtuluş yolu, her sıkıntıdan bir çıkış kapısı var eder ve beklemediği yerden onu rızıklandırır.

| Hadis-i Şerif [ Ebu Davud, el-Vitr, 26; İbni Mace, el-Edeb, 57; Ahmed, 1/248]
 
 
 
 
 
 
 
“Allahım! Korkaklıktan sana sığınırım. Ömrün en düşük çağının zorluklarından, dünya fitnelerinden ve kabir azabından da sana sığınırım.” Buhârî (Cihad:25)
 
 



 

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kuvvetli kimse, (güreşte hasmını yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir." Buhârî (Edeb:76)



..?

 
 
 
 
 
-Nerdesin Sevgili?
 
 
 
 
 
 
 
 
Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..

-İskender Pala-
 
 
 
 
 
 
 

 
 
Ne tuhaf değil mi? Sen gidince seni daha çok sevmeye başladım. Kavuşmayı mı dilesem, yoksa uzayıp giden hasreti mi? Sensiz olan yanıma bir korku çöküyor. Sen gelince aşk biter mi ey sevgili? Bir soran olursa itiraf edeceğim; sevgileri büyütenin hasret olduğunu ve hasretin vuslattan bir adım daha büyük olduğunu...
 
 
 

Şimdi unutabilirsin beni. . .

 
 
 
 
 
-Öyle işte..
 
 
 
 
 
 
 
Ben seni arıyorum diyorum ya…
Bilmem.
Belki de..
belki de..
bir gün hiç beklenmedik
bir yerde karşıma çıkmandan,
...
”işte geldim” demenden,
”hadi gidelim buralardan”
demenden korkuyorum.
Ben senin uzaklığını seviyorum.
Ben senin uzaklığını seviyorum.
Ben senin upuzaklığını seviyorum.
 
...
 

 

 
 
 
 
“ Bazen kazanmak o kadar umrunda olmaz ki,
kendi piyonlarını da devirir kalkarsın oyundan . .”
 
 
 
 
 
 
 
 
çocuk gibi,
çocuklar kadar.
  mutlulukkk :)
 
 
 
 
 
 
 
“ Kimsenin yerini birbaşkası dolduramaz, en fazla yeni bir yer açılabilir . .”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Biten bir ilişkiyi kurtarmak için önce sabır, sonra zeka,
bir çimdik tuz, 10 gram zencefil, bir tutam meyân kökü. . .

- Hala okuyor musun? Sirke de koy sirke de. :)
 
 
 
 


 
 
 
 
 
 
” Aynı gökte uçarlar, lâkin
karganın dünyası başka, şahininki başkadır. . . ”
 
 
 
 
 
 
Tam şuramda Hâfız!
Bir şey var cânımı acıtan.
Sânki tüm dünyanın yükü bendeymiş gibi. . .

7.06.2013

Rabbim'in izniyle..

 



İçime sözüm var, cennet kokusu çekeceğim anne olup. (:
 
 

Boşluktasın UNUTMA!!






Evliyim Ve Eşimi Sevmiyorum


 SORU: Hocam, evliyim ve bir kızım var. Ancak eşimi sevmiyorum. Mutsuzum. Paylaştığımız çocuk ve alışkanlıklardan ibaret. Bir süre önce gönlümü başka bir hanıma kaptırdım. Çok seviyorum ve seviliyorum. Onunla bir hayat kurmak istiyorum. Ancak evli olduğum için, o böyle bir beraberliğe yanaşmıyor. "İkinci eşim" olmayı kabul etmiyor, böyle bir şeyin onur kırıcı olduğunu düşünüyor. Ben boşanmak istiyorum, fakat zulmeder miyim, günaha girer miyim diye ikilemdeyim. Tavsiyelerinize ihtiyacım var.



Mehmet Paksu: Birinci evliliğin hakkını veremezken, ikinciye yöneliyorsunuz. Eşinizle evlenirken onu mutlaka seviyordunuz, sevmeseydiniz zaten evlenmeyi düşünmezdiniz. İkinci evliliği yürütebileceğinize garanti verebiliyor musunuz?

Üstelik sizin bu zaafınızı o hanım bildiği için size itimat etmiyor, düşüncenizi hiç paylaşmıyor. Evli olduğunuz halde bir başka kadını sevmeniz, sevilmeniz baştan yanlış ve hatalı, ahlakî bir davranış da değil. Eşinizin hakkını çiğniyorsunuz, onu aldatıyor, kendinize de yazık ediyorsunuz.

Gelin, ilk evlilik günlerinize dönün, eşinizi yeni baştan keşfedin, sevdiğiniz, hoşunuza giden, takdir ettiğiniz yönlerini öne çıkarın, aile birliğinizi kıskanan, önünüze taş koyan şeytanı yüzüstü bırakın. Eşinizi bırakmanızı ve boşamanızı gerektirecek hiçbir ciddi sebep görülmüyor. Sadece hissi ve duygusal sebepler var. Aile hayatını kurmak ne kadar önemliyse, yaşatmak ondan daha önemlidir.

Yaşatmak için yeni yeni yollar arayıp bulun, boşanmayı değil, bütünleşmeyi gözden geçirin. Suçu sabit olmayan bir insanı cezalandırmak hem bir zulüm, hem de günahtır. Bir de sizden babalık bekleyen bir kızınız var. Onun sorumluluğunu nasıl taşıyacaksınız.

‘Mahkemede savaşmalı mıyım?’

SORU: Ben 1.5 yıllık evliyim, eşimle aramız çok iyiydi, fakat ailesinin istediği bir gelin olamadım. Babası ameliyat oldu, bir kere aradım. Bir gün babası aradı, hakaretler etti. Ben de altta kalmadım. Eşim, "Sen nasıl aileme saygısızlık yaparsın?" diye bana boşanma davası açtı. Ben boşanmak istemiyorum, ama artık eşime de güvenmiyorum. Sizce pes edip ayrılmalı mıyım, yoksa en azından mahkemede savaşmalı mıyım? Bunalmış durumdayım.



Mehmet Paksu: Eşinizle bir probleminiz yoktur. Asıl sıkıntı ailesiyle. Yani kayınpeder ve kayınvalidenizle. Onlar sizden saygı, itaat ve yakınlık istiyor. Siz de bu konuda beklenen hizmeti vermediğiniz için eviniz, yuvanız dağılmış. Öncelikle bu problemi çözmeniz gerekli. Bazı aileler birbirlerine çok düşkündür. Erkek çocuklar, eşiyle anne babası arasında bir tercih yapma zorunda kalacak olsalar, anne babasını tercih eder. Bir de anne baba baskın bir yapıda iseler, çocuğun başka seçeneği kalmaz.

Boşanmak istemiyorsanız, yapacağınız tek bir şey var. Direnmekten, "savaşmak"tan vazgeçeceksiniz, şeytanla işbirliği yapıp kuyunuzu kazmaya çalışan nefsinizi ayağınızın altın alacaksınız. Gideceksiniz kayınpeder ve kayınvalidenizden özür dileyecek, ellerini öpeceksiniz.

Kur'ân'ın tanımladığı gibi, "Sâliha ve itaatkâr" kadın olacaksınız. Yoksa ne pes edip ayrılmak, ne de mahkemelerde "savaş" vermek bir çözüm olamaz. Daha çok bunalıma girersiniz. Hayat mutlu ve huzurlu olmak için vardır. İnsan bütün enerjisini ve aklını hayatını güzelleştirmek için kullanmalı. Kavgayla, sürtüşmekle kimse bir yere varamamış, mutsuz ve umutsuz bir şekilde ömrünü telef etmiştir.

‘Kadına nafaka vermek şart mı?’

SORU: Hocam, eşler boşandıktan sonra mahkeme erkeğin kadına nafaka vermesini karara bağlıyor. Dinen de nafaka vermemiz lazım mı, hükmü nedir?



Mehmet Paksu: İslam hukukuna göre, kadın boşandıktan sonra dört ay on gün "iddet" bekler. Bu süre içinde bir başka erkekle evlenemez. Evlenirse nikahı geçersiz olur. Bu süre içinde erkeğin, nafaka adıyla boşadığı kadının yeme, içme, barınma ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.

Bu süre dışında kocanın kadına herhangi bir bedel ödeme zorunluluğu söz konusu değil. Bu nafaka ödeme şartı Hanefi mezhebine göredir. Diğer mezheplerde kocanın böyle bir şey ödemesi gerekmiyor. Medeni kanun bunu mecbur tutsa da, bunun dini bir yönü yoktur. Bir kişinin, boşadığı eşine dört ay bakması yeterli geliyor. Bundan sonra hanımın evlenerek hayatı devam ettirmesi, değilse yakınlarının bakması gerekiyor.






Mehmet Paksu

“Susarak özlemek, susarak beklemek,susarak sevmek”

 
 
 
 
Ne kadar çok gürültü var değil mi?
Araba kornaları, seyyar satıcı bağırışları,
telefonla konuşup çevresindekileri
unutan öylesine kimseler ve en çok
gürültüye sahip olan içimiz.
Çok kalabalığız anlayacağınız. Gürültü
bizi her mevsim kuşatan bir iklim olarak
iç cebimizde. Nereye gitsek
bulunduğumuz yere özgü bir ses.
Kimisi koro halinde kimisi solo, ama hep
...
var.
Öyle bir hâl oldu ki; sessiz duran, kendi
halinde bir duruşa sahip olan insanlara
hemen usulca sokulup “neyin var?”
sorusunu soruyoruz sıkıca.
Eğer susuyorsa ve kendi halineyse bir
sorunu olmalı bizce. Konuşmak bir anlam
ve kendini ifade etme gücü olarak kabul
görmüşken, susmak acınası bir ruh hali!
Çok konuşanı neşeli, susanı kederli bulur
çoğumuz.
Oysa susmak, bize dayatılan çağın
gürültüsü karşısında bir erdem. Engin
denizlerin, dalgasını içinde yaşayan
okyanusların en anlamlı ruh hali. Ama
genel kanı “İnsan konuşan bir varlıktır”
“İnsanlar konuşarak anlaşırlar.” Peki,
bunca anlaşmazlıklar, anlaşılmazlıklar
neden? Çok sustuğumuzdan mı!?
Kalabalıkların bir arada yaptığı
konuşmalardan gürültü, kimin ne dediği
belirsiz sesler hâsıl olurken bir araya
gelmiş ve beraber susmayı başarmış
çoğunluklarda hep seslendirilemeyen bir
iç huzur, fikirlerde olgunlaşma ve
tefekkür oluşur. Düşünmeden ardı
arkasına dizilen kelimeler yerini anlam
bulan susmalara bırakır.
İnsanlar konuşarak değil, birlikte
susmayı başararak anlaşabilirler. Susmak
bir anlaşma, kelimelerin gücünün
yetmeyeceği anlatım ve beraberce
yapılabildiğinde en güzel eylemdir.
Birlikte konuşabileceğin bir yığın insan
varken etrafında, beraber gönül inşirahı
ile susabileceğin insan sayısı oldukça
azdır. Bu yüzden susmak, sade, zarif ve
azdır.
Bazen susmak en ağır cevaptır. Aklımıza,
bedenimize ve yüreğimize tüm
şiddetiyle değen kalabalık cümlelere
sıkıca sunduğumuz sükût, en okkalı
cevaptan daha etkilidir.
İster bireye isterse bizleri bir araya
toplamış muktedirlere, onların
yüreğimize basıp çıkaracağımız sesten
alacakları zevke ciddi bir darbedir de.
“Ne dedi?” sorusuna “ sadece sustu”
cevabını alan hiçbir sorgucu, bu cevabın
altından kalkamaz. Konuşmak, bir
kelimeyle ifade edilirken, sade bir
suskunluğun anlamı kendi boyutunu,
niyetini aşan anlamları da ifade edebilme
gücüne sahip olur. Muhatabın beklediği
kelimelere verilen suskunluk, bol acabalı
cevap olarak kayıtlara geçecektir.
Bir sussak, susmayı bir öğrenebilsek en
anlamsız gürültüler bile bu susmanın
şiddetinden kelimelerinin anlamını
yitirecektir.
Meryem’ce bir sukut, üzerimize
çöreklenen ağırlıklardan, yükünü
kaldıramadığımız yaşam tarzlarından,
cevabını veremediğimiz ağrılardan
kurtarıp, bizlere yapraklarını her
sonbaharda döken bir çınar ağacı
rahatlığı kazandırıp gelen baharla
yeniden yapraklarını açacak güç
katacaktır.
Ve susmak bir mağlubiyet, bir yenilgi, bir
vazgeçiş değil bilakis sıkı durmak,
bitmemek, teslim olmamak ve
şiddetinden kelimelerin hükmen mağlup
olduğu bir derviş hüneridir.
Mecnun, içindeki kopuk ve kurulamayan
cümlelerine mağlup olup dışarı atarak
mecnun olurken Leyla en güzel sustuğun
için Leyla’dır.
“Susarak özlemek, susarak beklemek,
susarak sevmek” yerlere dökülüp,
bedeni yara bere içinde kalmış birçok
kelimelerden daha temizdir.
Bu yüzden çok konuşmak çok yük
getirirken çok susmak çok yük götürür.
Mağara yarenlerinin uzun suskunluğuna
ortak olan bir kıtmir, özenilen ve
unutulmayan bir sükût ortağı olarak
unutulmazken, kalabalık gürültülerin
sahipleri artık bir nokta kadar bile yer
işgal etmezler.
Bazen de kalabalık yerlerimizin
gürültüsünden hiçbir ses duymayan
yüreğimize İlahi bir yardım eli dokunur
usulca:
Yusuf 86: “Ben kederimi ve hüznümü
yalnızca Allah'a arz ederim”
Bu, bütün alengirli laflara, afişe edilmiş
serzenişlere, çok gürültülü bağrışmalara
bir sus eli değişidir.
Sözün yorduğu ve aleyhinde şahitliğe
tutuştuğu zamana bir dur ihtarı, sıkıca
giyilmesi gerek bir iç kuşağı, insanı
baştan çıkaran parıldayan vitrinlere
onurlu bir sükût duruşu,
çok kelimenin hamalı olmaktansa tavsiye
edilen bir derviş hüneridir.Gavs-ı Hizani
hazretlerinin mekânında bulunan bir kişi
hazrete “Keşke şeyh bize biraz sohbet
etse” der
Bunun üzerine Gavs-ı Hizani hazretleri
şöyle buyurur “Bizim sükûtumuzdan
fayda görmeyen, konuşmamızdan da
göremez!”
Evet, susmak yazılamaz da, en güzel
susarak anlatılır.

 
Mehmet Deveci

 
 
 
 
 
Sevgi, fıtraten içimize konmuş Vedud'tan
bir esinti..
Kimileri kaybeder, kimileri de Vedud'a yol
eder içindekini...
 
 
 
 

Dilimi değdirdiğim yere Kalbim yetişir mi?

 

 Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor
süslü kelimelere. Büyük laflar
damağımın her yanına yapışmış gibi.
Dudağımdan sözler yâr yüzünden
düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe.
Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi,
içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi
heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik
...
olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı,
ölüm, ayrılık, özlem birer kelime
sadece… Dile dokunduğunda
acıtmıyor, kulağa vurduğunda can
yakmıyor.
Bunlar sözler, sadece sözler, sadece
sözler. Ağzımda kolayca
yankılanıyorlar. Bir çok kulağa
çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de
iniyor. Havada asılı duruyor sesler.
Harflerin zincirine tutunuyor sözler.
Dört harf “ölüm ve sadece iki hece.
“Ölüm” derken, kelimenin tam
ortasında dil damağa değiyor.
Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor.
“Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak.
Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay
ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay..
Ya olması ölümün. Ya dudakları
soğutması. Eşiğinde durmak son
nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir
yangındır ömrün bir nefese daha
yetmemesi.. Ölümün kendisini
ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı
kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin
tam ortasında kala kalıp zamanın kırık
cam parçaları gibi gırtlağına battığını
hissettin mi?
Korkuyorum. Yalancı olmaktan
korkuyorum. Dilimi değdirdiğim
yerlere kalbimi yetiştirememekten
korkuyorum. Dudaklarıma vuran
sözlerin tenimde iz bırakmadan
savrulması yalancı eder mi beni? Ya
herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece
sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş
sözler, süslü sözler, içinde kalp
olmayan kalp sözler…
Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne
çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm
onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri
olunca neyi gördüler? Hangi hasretler
koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye
yarım kalmış işler, sonra söylerim diye
söylenememiş sözler, sırası değil diye
gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde
kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında
susan dudak söyleyeceklerinin hepsini
söyleyememişti. Ölümün kollarında
açık kalan eller, sahip olunacakların
hepsini bitirmiş miydi?
Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa
gözleriyle söylüyor. Bir ölünün
gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini.
Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna
savuruyor geç kalmışlıkların hepsi.
Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince
çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem
hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.
Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor.
Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim
gibi sözlere tutunma sevdası yok
ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez
konuşur ve konuştuğunda en büyük
sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve
yazsam, ancak ölümün sözünü ederim.
Ölümün sözü, ölümün kendisi değil.
Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir
her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır
içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın
her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi
habercisidir; çatlaklar açar aramızda,
içimizde.
Hayat, aslında hep ölümü anlatır
dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun
diye değildir bu. Ölümün eşiğinde
yaşanan bir hayat daha çok anlam arar
kendine, daha çok heyecan bulur da o
yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve
çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin
bir son varsa, hayatı som bir altın gibi
işlemeye koyulursun. Ucunu açık
sanırsan, oyalanmaya durursun,
hoyratça savurursun, oyuna dalarsın.
Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak
sahte bir uyanıklık içinde uyursun.
Uyanamazsın.
Buraya yazıyorum: en güzel, en içten
yazımı öldüğümde yazmış olacağım..
En sahici nasihatimi, en umulmadık
haykırışımı cenazem söyleyecek sana.
Hayata nokta koyduğumda yüreğine
çelikten sözler dikmiş olacağım.
Çelikten sözler.. Ezsen de
unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında
bir yerde suskun bir tohum gibi
patlamayı bekleyecek. Hiç
beklemediğin anda çiçekler açacak,
buruk meyveler sunacak.
Sen sus ey ölüm.Ben sana hece hece
yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben
kelimelerle yoluna tuzak kurdukça,
sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele
avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen
perdeler ardına saklan. Sen sus ki,
bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler.
Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı.
Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.
Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!
Senai Demirci
 
 
 
 
 
 

Cuma Namazının Önemi..

 

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle belirtmektedir:

"Cuma namazlarını önemsemeyerek üç hafta cuma namazı kılmayan kimsenin kalbini Allah Teâlâ mühürler"

| Hadis-i Şerif, Ebû Dâvûd, Salât 204; Tirmizî, Cum`a 4; Nesâî, Cum`a 2; İbni Mâce, İkâmet 93
 
 
 

6.06.2013


 
 
 
 
avareyim, asudeyim, yorgunum.
bilmiyorum neden, sana vurgunum?
| nurullah genç
 
 


"Ama birbirimize ait olduğumuz hissini bir türlü içimden atamıyorum."
 
 
 
 


Nefsi ile dâhi başa çıkamayan,
ona direnemeyen insan direnişten bahseder..
 En sağlam direniş: kalbi temiz tutmaktır Âzizim..



amenna..

 
 

 
 
-âmin..âmin..âmin..
 





...

 
 


 
 
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki:
.
Şüphesiz ki büyük mükafatlar,
Büyük belalar (dert ve acılar) karşılığında elde edilir.
.
Hadis-i Şerif, İbn-i Mace, Tirmizi
 
 
 
 

....

 
 
Abdullah b. Ömer anlatıyor:
Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)‘le birlikte namaz kılmakta olduğumuz sırada cemaatten birisi,
“Allahü ekber kebira ve’l-hamdülillahi kesîra ve sübhanellahi bükraten ve esîla” duasını okudu. 
Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam):
“Şu, şu sözleri söyleyen kim?” diye sordu.
Cemaatten bir adam:
“Ben söyledim, ey Allah’ın Resulü!” diye cevap verdi. 
Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam),
“Bunlar çok hoşuma gitti. Gök kapıları bunlar için açıldı.” diye buyurdu.
.
Hadis-i Şerif, Müslim, Mesacid,150; Tirmizi, Deavat, 127