Her gün bir yerden göçmek ne iyi Her gün bir yere konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş Dünle beraber gitti cancağızım Ne kadar söz varsa düne ait Bugün yeni şeyler söylemek lazım...
5.07.2011
Merhaba
Merhaba uzaklardaki yürek,
merhaba Uzatsam sana ellerimi tutar mısın?.Açsam yüreğ.imi sevgi ile.Bir ümit bir özlem dolu kalp.Al desem alır mısın?.Bırak uzakları yakın olsun.Gir şu virane gönlüme desem Tereddüt etmeden girer misin?.Ne kaşın ne gözün ne fark eder.Güzel çirkin de olsan.O duygu dolu yüreğinde Manalı bakan gözlerinde,Bir sayfalık yer ver desem Verir misin?.Susuz bu yürek susuz,Kurumuş çöller gibi kurakGel şu gönlüme yağmur ol desem Sağnak sağnak yağarmısın .
merhaba Uzatsam sana ellerimi tutar mısın?.Açsam yüreğ.imi sevgi ile.Bir ümit bir özlem dolu kalp.Al desem alır mısın?.Bırak uzakları yakın olsun.Gir şu virane gönlüme desem Tereddüt etmeden girer misin?.Ne kaşın ne gözün ne fark eder.Güzel çirkin de olsan.O duygu dolu yüreğinde Manalı bakan gözlerinde,Bir sayfalık yer ver desem Verir misin?.Susuz bu yürek susuz,Kurumuş çöller gibi kurakGel şu gönlüme yağmur ol desem Sağnak sağnak yağarmısın .
Mehmet Akif Ersoy
Haya Öğren
Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin.
Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!
Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
...Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!
Mehmet Akif Ersoy
Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin.
Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!
Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
...Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!
Mehmet Akif Ersoy
Öğüt...
Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma, anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma.Sessiz kalmak, bir şey bilmediğin anlamına gelmez, çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez. Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmekte korkaklıktır. Cesaret akıldan gelirse cesarettir, bilgisizlikten gelirse cehalettir...!!
Tek Hece
Âh.!Tek hece. Bütün Lisanlarda aynı olan mana.Bir elif ardından bir he.Allah adının ilk ve son harfi.Elif ve he ile yanmış Aşk,
Zora tahammülü güzel bulanlara değil; güzele tahammülü zor bulanlara yazgılıdır Âh!
Zora tahammülü güzel bulanlara değil; güzele tahammülü zor bulanlara yazgılıdır Âh!
Hadis İncileri...
Resülullah Aleyhissalatu Vesselam'a:
- "En efdal insan kimdir?" diye sorulmuştu...
- "Kalbi mahmüm (pak), dili doğru sözlü olan herkes" buyurdular.
Ashab:
- "Doğru sözlülüğün ne demek olduğunu biliyoruz. Mahmümu'l-kalb ne demektir?" diye sordu.
...- "(Mahmüm kalb), Allah'tan korkan tertemiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, hased yoktur" buyurdular."
(Kütüb-i Sitte, 7256)
- "En efdal insan kimdir?" diye sorulmuştu...
- "Kalbi mahmüm (pak), dili doğru sözlü olan herkes" buyurdular.
Ashab:
- "Doğru sözlülüğün ne demek olduğunu biliyoruz. Mahmümu'l-kalb ne demektir?" diye sordu.
...- "(Mahmüm kalb), Allah'tan korkan tertemiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, hased yoktur" buyurdular."
(Kütüb-i Sitte, 7256)
Hazine...
Neşeli bir ruh ne büyük bir zenginlik hazinesidir!. İyimser olabilmek kıymetli bir mirastır!. Zira sükûnet ve barış daima onunla beraberdir. Onun ışığı etrafındaki gölgeleri kovar; kederli kalpleri aydınlatır. Onun kudreti ümitsizlere bile sevinç ve cesaret getirir. Hele iyimserlik özelliği, sevimlilik, nezaket ve yüz güzelliğiyle bir... arada bulunursa, yer yüzünün hiçbir hazinesi bununla kıyaslanamaz. Bu paha biçilmez nimeti elde etmek sanıldığı kadar zor değildir; zira neşeli bir yüz, sıcak ve cömert bir kalbin yansımasıdır. İçteki güneş, ilk önce yüzde değil ruhta doğar, oradan yüze yansır. Yüze parlaklık ve çekicilik veren tatlı gülümseme içimizdeki güneş ışığından başka bir şey değildir.
Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!.
Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!.
4.07.2011
Cahiller onlara sataştığında “Selâmetle” der, geçerler.Furkan Sûresi, 25:63
“RAHMÂN’IN KULLARI” olarak nitelenen seçkin insanların bir özelliği de âyetin bu cümlesinde anlatılıyor. Bu özellik, yine aynı âyette sayılan ve bir önceki yazının konusunu teşkil eden diğer özellik gibi, o kulların ağırbaşlılığını yansıtıyor.
Bu arada, âyetten şunu da anlıyoruz:
Rahmân’ın has kullarının kaderinde, “Meyveli ağaç taşlanır” misali, ister istemez birtakım sataşmalara muhatap olmak da vardır. Onlar kendi davranışlarıyla buna sebep olmazlar, böyle birşeyi bizzat tahrik etmezler; fakat ne kadar ağırbaşlı davransalar da böyle sataşmalara uğramaktan bütün bütün uzak duramazlar. Zaten âyet bu sataşma eyleminin faillerini “cahiller” olarak nitelemek suretiyle, bu eyleme sebebiyet veren şeyin sırf bir cehalet ve inattan ibaret olduğuna işaret etmekte ve şu anlamı dile getirmektedir:
Onların sataşmaları arkasında mâkul bir gerekçe, onları haklı çıkaracak bir sebep aramayın. Bu tümüyle bir inattan, hakka göz kapayıp kulak tıkamaktan ileri gelen bir cehalet eseridir.
Cahillerin sataşmasına uğramak eğer seçkin kulların kaderinde var ise, onların buna karşı tepkileri ne olacaktır?
Aynen karşılık vermek mi?
Bu, mü’mine yaraşan bir davranış olmaz. Çünkü sataşan, cehaletin gereğini yapmaktadır. Mü’min ise, imanının gereği olan davranışları sergilemekle yükümlüdür. Ondan beklenen güzel ahlâktır, cahillerle aynı seviyede lâf yarıştırmak değildir.
Diğer yandan, düzgün ve seviyeli bir üslûpla sataşmaları cevaplandırmaya kalkmanın da fazla bir anlamı olmaz. Çünkü muhatapların niyeti de, seviyesi de buna müsait değildir. Eğer sataşmalar basit bir bilgisizlikten veya yanlış anlamadan ileri gelseydi, onları doğru şekilde bilgilendirmek ve yanlış anlamaları düzeltmek suretiyle mesel çözüme kavuşturulabilirdi. Oysa âyetin “cahillik” şeklindeki nitelemesi, sadece bilgi yokluğundan ibaret basit bir cehalet değil, hakka karşı körlük edenlerin, ilme karşı direnenlerin, üstelik bir de cahilliğini meziyet sayanların inatçılıklarıdır.
Böylelerine lâf yetiştirmenin kazandıracağı birşey yoktur, ama kaybettireceği şeyler vardır.
Bir defa, cahillere muhatap olmak, bir irtifa kaybı demektir. Bir mü’minin, özellikle Kur’ân’da “Rahmân’ın kulları” olarak nitelenen seçkin kulların, cahillere cevap yetiştirmek için onlarla aynı seviyeye inmesi yakışık almaz.
İkinci olarak, bunda bir vakit ve emek kaybı vardır. Zaten sataşmaların asıl hedefi de mü’minleri böyle bir kayba uğratmaktır. Onlar kendi yollarında giderlerken, imanlarının gereği olan güzel işlerle ve hayırlı hizmetlerle uğraşırlarken, inkâr ve cehaletlerinin gereğini yapanlar da onların yollarına, onları meşgul edecek ve hayırlı işlerden alıkoyacak mayınlar yerleştirmekle meşguldürler. Zira, âyette buyurulduğu gibi, “Herkes seciyesine göre davranır.”[1] İman ehlinden beklenen davranışlar olduğu gibi, inkâr ehlinden beklenecek davranışlar da vardır; herkes kendisine yakışanı yapmaya devam edecektir.
Eğer mü’minler bu durumu dünyanın tabiatı olarak kabul etmeyip de yollarına mayın döşeyenlerle uğraşmaya ve onlardan hınçlarını çıkarmaya kalkarlarsa, daha hayırlı işlerde harcamaları gereken vakit ve enerjilerini bir hiç uğruna tüketmiş olurlar. Bu ise, onların düşmanlarının almak istediği sonucun tâ kendisidir.
Mü’minin, kendisini engellemeye çalışanlara vermesi gereken bir cevap varsa, o da, adımlarını daha serileştirerek yoluna devam etmektir. Sataşanlar ortalığı ne kadar şamataya boğarsa boğsun, bu, bir mü’mini asla telâşa düşürmemelidir. Ne yazık ki, günümüzde pek çok kimse bu zayıf damardan yakalanıyor. Onların bu zayıf damarını keşfeden medya, zaman zaman birtakım “yumuşak noktalar” bularak oralardan ilim ve iman ehline sataşıyor. Kendi haline bırakıldığı takdirde pek kısa zamanda sönüp gidecek olan bu tür yaygaralar, onlara cevap yetiştirmeye kendilerini mecbur bilenler yüzünden daha da alevleniyor ve daha çok iz bırakıyor. Bu arada nice değerli zamanlar, bu horoz döğüşleri uğrunda hebâ olup gidiyor.
Böyle durumlar karşısında Kur’ân bize son derece vakur ve telâşsız bir yol gösteriyor:
Eğilmeden, yılmadan, damarlara basmadan, öfkelenmeden, telâşa kapılmadan…
En önemlisi, hayırlı işlerinden ve yolundan da bir an geride kalmadan…
Eyvallah deyip geçmek!Eğer bu dünyanın halleri karşısında beşerî zaaflarımızın sevkiyle değil de, din ve dünyamızın ışığı olan Kur’ân’ın ilkeleri ile hareket etmeyi benimseyeceksek, ondan alacağımız en önemli hayat derslerinden biri de işte budur.
Ümit Şimşek
“RAHMÂN’IN KULLARI” olarak nitelenen seçkin insanların bir özelliği de âyetin bu cümlesinde anlatılıyor. Bu özellik, yine aynı âyette sayılan ve bir önceki yazının konusunu teşkil eden diğer özellik gibi, o kulların ağırbaşlılığını yansıtıyor.
Bu arada, âyetten şunu da anlıyoruz:
Rahmân’ın has kullarının kaderinde, “Meyveli ağaç taşlanır” misali, ister istemez birtakım sataşmalara muhatap olmak da vardır. Onlar kendi davranışlarıyla buna sebep olmazlar, böyle birşeyi bizzat tahrik etmezler; fakat ne kadar ağırbaşlı davransalar da böyle sataşmalara uğramaktan bütün bütün uzak duramazlar. Zaten âyet bu sataşma eyleminin faillerini “cahiller” olarak nitelemek suretiyle, bu eyleme sebebiyet veren şeyin sırf bir cehalet ve inattan ibaret olduğuna işaret etmekte ve şu anlamı dile getirmektedir:
Onların sataşmaları arkasında mâkul bir gerekçe, onları haklı çıkaracak bir sebep aramayın. Bu tümüyle bir inattan, hakka göz kapayıp kulak tıkamaktan ileri gelen bir cehalet eseridir.
Cahillerin sataşmasına uğramak eğer seçkin kulların kaderinde var ise, onların buna karşı tepkileri ne olacaktır?
Aynen karşılık vermek mi?
Bu, mü’mine yaraşan bir davranış olmaz. Çünkü sataşan, cehaletin gereğini yapmaktadır. Mü’min ise, imanının gereği olan davranışları sergilemekle yükümlüdür. Ondan beklenen güzel ahlâktır, cahillerle aynı seviyede lâf yarıştırmak değildir.
Diğer yandan, düzgün ve seviyeli bir üslûpla sataşmaları cevaplandırmaya kalkmanın da fazla bir anlamı olmaz. Çünkü muhatapların niyeti de, seviyesi de buna müsait değildir. Eğer sataşmalar basit bir bilgisizlikten veya yanlış anlamadan ileri gelseydi, onları doğru şekilde bilgilendirmek ve yanlış anlamaları düzeltmek suretiyle mesel çözüme kavuşturulabilirdi. Oysa âyetin “cahillik” şeklindeki nitelemesi, sadece bilgi yokluğundan ibaret basit bir cehalet değil, hakka karşı körlük edenlerin, ilme karşı direnenlerin, üstelik bir de cahilliğini meziyet sayanların inatçılıklarıdır.
Böylelerine lâf yetiştirmenin kazandıracağı birşey yoktur, ama kaybettireceği şeyler vardır.
Bir defa, cahillere muhatap olmak, bir irtifa kaybı demektir. Bir mü’minin, özellikle Kur’ân’da “Rahmân’ın kulları” olarak nitelenen seçkin kulların, cahillere cevap yetiştirmek için onlarla aynı seviyeye inmesi yakışık almaz.
İkinci olarak, bunda bir vakit ve emek kaybı vardır. Zaten sataşmaların asıl hedefi de mü’minleri böyle bir kayba uğratmaktır. Onlar kendi yollarında giderlerken, imanlarının gereği olan güzel işlerle ve hayırlı hizmetlerle uğraşırlarken, inkâr ve cehaletlerinin gereğini yapanlar da onların yollarına, onları meşgul edecek ve hayırlı işlerden alıkoyacak mayınlar yerleştirmekle meşguldürler. Zira, âyette buyurulduğu gibi, “Herkes seciyesine göre davranır.”[1] İman ehlinden beklenen davranışlar olduğu gibi, inkâr ehlinden beklenecek davranışlar da vardır; herkes kendisine yakışanı yapmaya devam edecektir.
Eğer mü’minler bu durumu dünyanın tabiatı olarak kabul etmeyip de yollarına mayın döşeyenlerle uğraşmaya ve onlardan hınçlarını çıkarmaya kalkarlarsa, daha hayırlı işlerde harcamaları gereken vakit ve enerjilerini bir hiç uğruna tüketmiş olurlar. Bu ise, onların düşmanlarının almak istediği sonucun tâ kendisidir.
Mü’minin, kendisini engellemeye çalışanlara vermesi gereken bir cevap varsa, o da, adımlarını daha serileştirerek yoluna devam etmektir. Sataşanlar ortalığı ne kadar şamataya boğarsa boğsun, bu, bir mü’mini asla telâşa düşürmemelidir. Ne yazık ki, günümüzde pek çok kimse bu zayıf damardan yakalanıyor. Onların bu zayıf damarını keşfeden medya, zaman zaman birtakım “yumuşak noktalar” bularak oralardan ilim ve iman ehline sataşıyor. Kendi haline bırakıldığı takdirde pek kısa zamanda sönüp gidecek olan bu tür yaygaralar, onlara cevap yetiştirmeye kendilerini mecbur bilenler yüzünden daha da alevleniyor ve daha çok iz bırakıyor. Bu arada nice değerli zamanlar, bu horoz döğüşleri uğrunda hebâ olup gidiyor.
Böyle durumlar karşısında Kur’ân bize son derece vakur ve telâşsız bir yol gösteriyor:
Eğilmeden, yılmadan, damarlara basmadan, öfkelenmeden, telâşa kapılmadan…
En önemlisi, hayırlı işlerinden ve yolundan da bir an geride kalmadan…
Eyvallah deyip geçmek!Eğer bu dünyanın halleri karşısında beşerî zaaflarımızın sevkiyle değil de, din ve dünyamızın ışığı olan Kur’ân’ın ilkeleri ile hareket etmeyi benimseyeceksek, ondan alacağımız en önemli hayat derslerinden biri de işte budur.
Ümit Şimşek
Vicdan kalp penceresinden bakar. Akıl gözünü kapasa da vicdanın gözü daima açıktır.(Bediüzzaman Saidi Nursi)
İnsan sevme hissini israf etmemeli.. Kim ne kadar sevilmeye layıksa, onu o kadar sevmeli !* Necip Fazıl Kısakürek*
İyiliğin insanda verme alışkanlığı oluşturduğundan söz etmiştik. Yine bu konuda Kur’an’ın bir ayeti şöyle diyor. “Sevdiğiniz şeylerden hayır için vermedikçe iyiliğe eremezsiniz. Her ne verirseniz Allah onu bilir.” (Ali imran suresi: 3/92)
''Yürek yorgun düştü mü, ter gözden akar..''
Gece Giz'ime Aşikârdır.
Dillendirir Hüznümü.Usul usul D/okunur Aşk Kokan Yaralarıma.ve Sabır Çektirir Sonra.İçim Nar,
Avucum Nur.Karanlığı Örterim Günahlarıma.
Niyazımdır, Çıkarır mısın Mevlam Ruhumu Sabahlara.....
.Sana Bakınca,
Ruhumun Hacegan Yokuşlarda ki Susuzluğu Depreşiyor.
İmtihanın SıRRını, Açığa Çıkardığın SıRRımsın.
Varlığın/SIRRIMA Sır Çekti Bilesin...
Bir Sahabenin Aşk Hikayesi
İsmi Mersed ibnu ebi Mersed…
Önemli bir sahabe…
İslamdan önce bir kızı seviyordu…
A...şık…
İslam yok.. Din yok…ve O bir kıza tutkun…
O İslama girdi ama kız Müslüman olmadı…
O hicret etti…Kız ne Müslüman oldu ne de hicret etti…
Mersed bir kahraman…
Ne yapıyordu?…Medineden Mekkeye ye gidip esirleri kaçırıyordu…
Kahraman!!!…
Rasulullah(sav) ta bu sahabeden memnun…O bir kahraman…
Günlerden birgün Mersed geceyarısı Mekke de…Gizleniyor…
Bu sırada onu eski aşığı görüyor…müşrik bir kadın!…ismi Anak…
Mersedi uzaktan gördü: Bağırdı: -Mersed!!!Mersed!!
Mersed: -Evet Sen kimsin?
-Ben Anak!!!Sevgilin…Aşığın…Mersed rahat bir yaşama ve bir yatağa ne dersin?Eski günlerimiz gibi!!!
-Ya Anak!Allah bizlere zinayı haram kıldı!!!
-Sadece bir gece!…
-Haram!!
-Ya Mersed!!!Hatırlasana!!!
-Maazallah!!!Ben Allah'tan korkuyorum…
(Şeyh Nebil el-Avadi: Ne kadar kız dine bağlandı ama erkek arkadaşını bırakmadı,ne kadar genç dine bağlandı ama kız arkadaşını bırakmadı Sabırlılar nerede?)
Biliyormusunuz Anak ne yaptı? Bağırdı…
-Ey Mekke Ehli…EyMekke Ehli!!!!!!Bu kişi Mersed esirlerinizi kaçırıyor…
Onu açığa çıkardı!
Yani ya haram işlersin yada ölürsün!!!!…
İnsanlar kılıçlarını,hançerlerini kuşandılar ve Mersedi aramaya başladılar.
Mersed kaçtı yanında bir esir vardı, onu sırtında taşıyordu bir çukur buldu ve içine girdi…Mersedin başının yanında durdularda onu bulamadılar...Allah göstertmedi…Kurtuldu…
Medineye gitti…Rasulullah(SAV) e ulaştı…
Biliyor musunuz Mersed ne dedi?
''Ya Rasulallah Anak müşrik bir kadınOnunla evlenmem helal midir?''
(O kadın onun yerini açığa çıkardı!!!Ama yine de helal yoluyla evlenmek istiyor…Aşık! Ama haramı asla düşünmeyen bir adam…)
Rasulullah(sav) cevap vermedi…henüz vahiy inmedi…hüküm yok…Allah'tan gelecek vahiy bekleniyor…
Daha sonra Allah azze ve celle şu ayeti indirdi:
'' Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.'' Nur S3
(Harammmm! Zinaya alışmış bir kadınla evlenmen haram! Vallahi onu seviyorsan bile… Vallahi kalbin ona bağlanmış olsa bile…Gece onun hatıralarıyla uyuyorsan bile…Haram!!!)
Rasulullah(sav):
''Ya Mersed Allah sana bunu haram kıldı'' dedi…
Mersed bu kadını bir daha asla düşünmedi…....
Önemli bir sahabe…
İslamdan önce bir kızı seviyordu…
A...şık…
İslam yok.. Din yok…ve O bir kıza tutkun…
O İslama girdi ama kız Müslüman olmadı…
O hicret etti…Kız ne Müslüman oldu ne de hicret etti…
Mersed bir kahraman…
Ne yapıyordu?…Medineden Mekkeye ye gidip esirleri kaçırıyordu…
Kahraman!!!…
Rasulullah(sav) ta bu sahabeden memnun…O bir kahraman…
Günlerden birgün Mersed geceyarısı Mekke de…Gizleniyor…
Bu sırada onu eski aşığı görüyor…müşrik bir kadın!…ismi Anak…
Mersedi uzaktan gördü: Bağırdı: -Mersed!!!Mersed!!
Mersed: -Evet Sen kimsin?
-Ben Anak!!!Sevgilin…Aşığın…Mersed rahat bir yaşama ve bir yatağa ne dersin?Eski günlerimiz gibi!!!
-Ya Anak!Allah bizlere zinayı haram kıldı!!!
-Sadece bir gece!…
-Haram!!
-Ya Mersed!!!Hatırlasana!!!
-Maazallah!!!Ben Allah'tan korkuyorum…
(Şeyh Nebil el-Avadi: Ne kadar kız dine bağlandı ama erkek arkadaşını bırakmadı,ne kadar genç dine bağlandı ama kız arkadaşını bırakmadı Sabırlılar nerede?)
Biliyormusunuz Anak ne yaptı? Bağırdı…
-Ey Mekke Ehli…EyMekke Ehli!!!!!!Bu kişi Mersed esirlerinizi kaçırıyor…
Onu açığa çıkardı!
Yani ya haram işlersin yada ölürsün!!!!…
İnsanlar kılıçlarını,hançerlerini kuşandılar ve Mersedi aramaya başladılar.
Mersed kaçtı yanında bir esir vardı, onu sırtında taşıyordu bir çukur buldu ve içine girdi…Mersedin başının yanında durdularda onu bulamadılar...Allah göstertmedi…Kurtuldu…
Medineye gitti…Rasulullah(SAV) e ulaştı…
Biliyor musunuz Mersed ne dedi?
''Ya Rasulallah Anak müşrik bir kadınOnunla evlenmem helal midir?''
(O kadın onun yerini açığa çıkardı!!!Ama yine de helal yoluyla evlenmek istiyor…Aşık! Ama haramı asla düşünmeyen bir adam…)
Rasulullah(sav) cevap vermedi…henüz vahiy inmedi…hüküm yok…Allah'tan gelecek vahiy bekleniyor…
Daha sonra Allah azze ve celle şu ayeti indirdi:
'' Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.'' Nur S3
(Harammmm! Zinaya alışmış bir kadınla evlenmen haram! Vallahi onu seviyorsan bile… Vallahi kalbin ona bağlanmış olsa bile…Gece onun hatıralarıyla uyuyorsan bile…Haram!!!)
Rasulullah(sav):
''Ya Mersed Allah sana bunu haram kıldı'' dedi…
Mersed bu kadını bir daha asla düşünmedi…....
Namazımız ve Engellerimiz!
BU İKİ ÂYETİN ve onları izleyen âyetlerin tehdidinde bir yandan namazın önemini, diğer yandan ibadet özgürlüğünü dile getiren bir vurgu vardır.
Âyette karşılıklı olarak, (1) namazdan, (2) ondan alıkoyan kimseden söz edilmiştir ki, bunlar simgeleşmiş değerlerdir; aynı anlamı taşıyan herşeyi onların ka...psamında düşünmek gerekir:
Bir tarafta, namaz başta olmak üzere bütün ibadetler, diğer tarafta da insanı ibadetten alıkoyan herkes ve her türlü sebep söz konusudur.
Namazın özellikle zikredilmesi, onun önemini açıkça gösteriyor. O, bütün ibadetleri özetleyen, Müslümanın bütün hayatına yayılan ve onun Müslümanlığının alâmet-i farikası haline gelmiş bir kulluk görevidir. O kadar ki, bir hadiste “İman ile inançsızlık arasında namazın terki vardır”1 buyurulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki, namaz kılmayan kimse, onu inkâr niyeti taşımadığı sürece dinden çıkmış olmaz; ancak, bu davranışıyla inancını koruyacak bir destekten yoksun kalmış demektir.
NAMAZDAN alıkoymanın ne anlama geldiğini görmek için, onun insanı hangi şeylerden alıkoyduğuna bakmak da yeterli olabilir. İşte, bir başka âyet bunun cevabını veriyor:
Sana vahyolunan kitabı oku; namazı dosdoğru kıl. Hiç şüphe yok ki namaz fuhşiyattan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyük iştir. Ve Allah bütün işlediklerinizi bilir.2
Eğer namaz kötülükten alıkoyuyorsa, namazdan alıkoymak, apaçık bir şekilde, kötülüğe destek vermek anlamına gelir. Bu ister bilinçli olsun, ister bilinçsiz, fark etmez.
Ve bu durum, aynen diğer ibadetler için de geçerlidir. Çünkü namazın bu özelliği, ibadet oluşundan gelen bir özelliktir. Onun için, inanan insanları namazlarından alıkoymak, onların ibadetlerini şu veya bu şekilde engellemek yahut sınırlamak, doğrudan doğruya şer hesabına geçecek bir hareket olur. Buna karşı Kur’ân’ın tehditleri tüyler ürperticidir:
Allah’ın onu gördüğünü bilmez mi?
Hele bir vazgeçmesin, onu alnından yakalarız:
O yalancı, günahkâr alnından.
Çağırsın taraftarlarını!
Biz de zebanileri çağıracağız.3
Âyette geçen “namaz” sözü bütün ibadetleri kapsadığı gibi, “alıkoyma” fiilinden de, ibadetlerin önündeki her türlü engel anlaşılmalıdır. İnsanı namazdan ve kulluk görevlerinden alıkoyan ne varsa, hepsi bu uyarının kapsamı içindedir.
O bazan bir insan veya cin şeytanı olabilir. Veya onlar tarafından insanın önüne serilmiş tuzaklardan bir tuzak olabilir. Yahut insanın kendi kendisine çıkardığı meşgalelerden biri de olabilir. Ayrıntıya girmeye hiç gerek yok; bugün hangimiz etrafımıza şöyle bir bakacak olsak, böyle tuzakların ve meşgalelerin nicesiyle kuşatılmış olduğumuzu görürüz.
Nitekim Kur’ân’ın daha başka âyetleri, bizi, namazdan ve kulluk görevlerimizden alıkoyacak tuzaklara karşı uyarır. Mâide Sûresinin şu âyeti de bunlardan biridir:
Hiç kuşku yok ki, şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz, değil mi?4
Bu konu sadece bir özgürlük sorunu olarak ele alınacak olursa, zamanımızın insanı, ibadetleri hususunda çok ciddî ve yaygın engellerle karşı karşıya görülmeyebilir. Fakat işin asıl düşündürücü yanı şurada:
ENGELLERİN büyük çoğunluğu ve en etkili olanları, bir engel şeklinde değil, insanın kendi iradesiyle içine atıldığı meşgaleler halinde beliriyor. Öyle ki, bu engellerin insanı ibadetten alıkoyduğuna dair bir düşünce akıllara bile gelmiyor. Bir geçim derdinin yahut televizyon bağımlılığının insan hayatında namazı ve ibadeti kaçıncı plana ittiğini hesaplayabilecek kimse var mı?
Veya, elimize kalem kâğıdı alıp da, günlük hayatımızda bizi ibadetten alıkoyan sebepleri bir sıralamaya kalkacak olsak, nasıl bir listeyle masa başından kalkardık dersiniz?
“Sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın”5 âyeti indiği zaman, Allah Resulünün Sahâbîleri, “Bizi namazdan alıkoyan şeye bizim ihtiyacımız yok” diyerek, o güne kadar içmekte oldukları içkiyi toptan terk etmişlerdi.
“Gördün mü namaz kılacak olan kulu bundan alıkoyanı?” âyeti de, arkadan gelen şiddetli uyarılarıyla birlikte, bizi, öyle bir duyarlılığa çağırıyor.
__________________________
1-Tirmizî, İman: 9.
2- Ankebut Sûresi, 29:45.
3- Alâk Sûresi, 96:14-18.
4-Mâide Sûresi, 5:90.
5-Nisâ Sûresi, 4:43
Âyette karşılıklı olarak, (1) namazdan, (2) ondan alıkoyan kimseden söz edilmiştir ki, bunlar simgeleşmiş değerlerdir; aynı anlamı taşıyan herşeyi onların ka...psamında düşünmek gerekir:
Bir tarafta, namaz başta olmak üzere bütün ibadetler, diğer tarafta da insanı ibadetten alıkoyan herkes ve her türlü sebep söz konusudur.
Namazın özellikle zikredilmesi, onun önemini açıkça gösteriyor. O, bütün ibadetleri özetleyen, Müslümanın bütün hayatına yayılan ve onun Müslümanlığının alâmet-i farikası haline gelmiş bir kulluk görevidir. O kadar ki, bir hadiste “İman ile inançsızlık arasında namazın terki vardır”1 buyurulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki, namaz kılmayan kimse, onu inkâr niyeti taşımadığı sürece dinden çıkmış olmaz; ancak, bu davranışıyla inancını koruyacak bir destekten yoksun kalmış demektir.
NAMAZDAN alıkoymanın ne anlama geldiğini görmek için, onun insanı hangi şeylerden alıkoyduğuna bakmak da yeterli olabilir. İşte, bir başka âyet bunun cevabını veriyor:
Sana vahyolunan kitabı oku; namazı dosdoğru kıl. Hiç şüphe yok ki namaz fuhşiyattan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyük iştir. Ve Allah bütün işlediklerinizi bilir.2
Eğer namaz kötülükten alıkoyuyorsa, namazdan alıkoymak, apaçık bir şekilde, kötülüğe destek vermek anlamına gelir. Bu ister bilinçli olsun, ister bilinçsiz, fark etmez.
Ve bu durum, aynen diğer ibadetler için de geçerlidir. Çünkü namazın bu özelliği, ibadet oluşundan gelen bir özelliktir. Onun için, inanan insanları namazlarından alıkoymak, onların ibadetlerini şu veya bu şekilde engellemek yahut sınırlamak, doğrudan doğruya şer hesabına geçecek bir hareket olur. Buna karşı Kur’ân’ın tehditleri tüyler ürperticidir:
Allah’ın onu gördüğünü bilmez mi?
Hele bir vazgeçmesin, onu alnından yakalarız:
O yalancı, günahkâr alnından.
Çağırsın taraftarlarını!
Biz de zebanileri çağıracağız.3
Âyette geçen “namaz” sözü bütün ibadetleri kapsadığı gibi, “alıkoyma” fiilinden de, ibadetlerin önündeki her türlü engel anlaşılmalıdır. İnsanı namazdan ve kulluk görevlerinden alıkoyan ne varsa, hepsi bu uyarının kapsamı içindedir.
O bazan bir insan veya cin şeytanı olabilir. Veya onlar tarafından insanın önüne serilmiş tuzaklardan bir tuzak olabilir. Yahut insanın kendi kendisine çıkardığı meşgalelerden biri de olabilir. Ayrıntıya girmeye hiç gerek yok; bugün hangimiz etrafımıza şöyle bir bakacak olsak, böyle tuzakların ve meşgalelerin nicesiyle kuşatılmış olduğumuzu görürüz.
Nitekim Kur’ân’ın daha başka âyetleri, bizi, namazdan ve kulluk görevlerimizden alıkoyacak tuzaklara karşı uyarır. Mâide Sûresinin şu âyeti de bunlardan biridir:
Hiç kuşku yok ki, şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz, değil mi?4
Bu konu sadece bir özgürlük sorunu olarak ele alınacak olursa, zamanımızın insanı, ibadetleri hususunda çok ciddî ve yaygın engellerle karşı karşıya görülmeyebilir. Fakat işin asıl düşündürücü yanı şurada:
ENGELLERİN büyük çoğunluğu ve en etkili olanları, bir engel şeklinde değil, insanın kendi iradesiyle içine atıldığı meşgaleler halinde beliriyor. Öyle ki, bu engellerin insanı ibadetten alıkoyduğuna dair bir düşünce akıllara bile gelmiyor. Bir geçim derdinin yahut televizyon bağımlılığının insan hayatında namazı ve ibadeti kaçıncı plana ittiğini hesaplayabilecek kimse var mı?
Veya, elimize kalem kâğıdı alıp da, günlük hayatımızda bizi ibadetten alıkoyan sebepleri bir sıralamaya kalkacak olsak, nasıl bir listeyle masa başından kalkardık dersiniz?
“Sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın”5 âyeti indiği zaman, Allah Resulünün Sahâbîleri, “Bizi namazdan alıkoyan şeye bizim ihtiyacımız yok” diyerek, o güne kadar içmekte oldukları içkiyi toptan terk etmişlerdi.
“Gördün mü namaz kılacak olan kulu bundan alıkoyanı?” âyeti de, arkadan gelen şiddetli uyarılarıyla birlikte, bizi, öyle bir duyarlılığa çağırıyor.
__________________________
1-Tirmizî, İman: 9.
2- Ankebut Sûresi, 29:45.
3- Alâk Sûresi, 96:14-18.
4-Mâide Sûresi, 5:90.
5-Nisâ Sûresi, 4:43
Ümit Şimşek
PEYGAMBER ve ÇOCUK TERBİYESİ
SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ’İN çocuklarla ilişkisi, her şeyden önce, bir şefkât ve merhamet ilişkisiydi. O (a.s.m.) nerede bir çocuk görse, kalbindeki şefkât duygusu kabaran dalgalar gibi coşar ve hemen karşısındaki çocuğa bir sevgi davranışına dönüşürdü.
Bundan, sadece kendi kanından olan sevgili torun...ları Hasan, Hüseyin ve yakın akrabaları değil, Medine’nin tüm çocukları da nasiplerini alırdı. Onun çocuklara sevgisi, sırf asabiye ve kan bağına dayalı bir sevgi değildi.
Bütün çocuklara merhamet
BAŞTA anababası yerine Peygamberimiz’i tercih eden küçük Zeyd olmak üzere, babası savaşta şehit olan bazı yetim çocukları, sevgili Peygamberimiz’in “Benim baban, Aişe’nin de annen olmasını ister misin?” diyerek onları evlâtlığı olarak büyütmesi ve kendi torunlarından ayırmaması; yine Medine’ye hicret ettiğinde Ümmü Süleym adında bir kadının işlerini görmesi için kendisine hediye ettiği Enes’i tüm şefkât ve merhametiyle bağrına basması ve gün içinde yanından ayırmaması, Onun (a.s.m.) sadece kan bağıyla bağlı olduğu kendi çocukları ve torunlarına sevgi duymadığının, bütün çocukları bağrına bastığının en büyük delilleriydi.
Halbuki, Sevgili Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde, bırakalım başkalarının çocuklarını, aile büyükleri kendi çocuklarına bile sevgi ifadesinde bulunmazlardı. Hele kız çocukları, o sevgiden tamamen mahrumdular. Asabiye ve kan bağıyla birbirlerine bağlı bulunan kabileler, kabile onur ve gururları adına, kız çocuklara hiç de iyi gözle bakmazlardı. Babalar, oğulları oldu mu gururlanır, kızları oldu mu sanki başına bir felâket gelmiş gibi başları öne eğilirdi.
Evrensel değerlerin ötesinde bir fazilet
ERKEK ÇOCUK, güç ve asâlet demekti. Bir erkek çocuk büyüdüğünde, o zamanlar çok önemli olan ailenin ve kabilenin güvenliğine katkıda bulunabilir, gerektiğinde eski kan davalarının hesabını sorabilir, ticaret için kervanla uzak diyarlara gidebilir, ailenin ve kabilenin soyadını devam ettirebilirdi. Ama kız çocukları, aile ve kabile açısından bir zayıflık işaretiydi. Canları ve namusları, sürekli korunmak ve kollanmak zorundaydı.
İşte sevgili Peygamberimiz, elçisi olduğu hak din ile, bu bozuk toplumsal yapıyı düzeltip medeniyet ve insanlık adına imrenilecek bir düzeye yükseltti. İnsanların fazilet anlayışını ve değerlerini, kendi benlik, aile ve kabile sınırlarının çok ötesine, evrensel değerlerin de ötesine; denizlerin diplerine ve semavâtın en yükseklerine kadar yükseltti.
Bunu, cahillere edilmiş birkaç sözle başarmadı. Allah’ın inayeti ve yardımıyla, onların kalplerinde derin etkiler bırakacak örnek davranışlar sundu.
Küçük Ümame örneği
MESELÂ, o zamana kadar kız çocuklarına iyi gözle bakmayanlara ders olacak şekilde, küçük kız torunu Ümame’yle birlikte mescide gitti. Orada, Allah’ın Elçisi’ni kucağında bir çocukla görenler önce şaşırdılar. Hele bu çocuğun bir kız çocuk olması onlar için daha da garipsenecek bir durumdu.
Herkes, Peygamberimiz’in, namaza durmadan önce küçük Ümame’yi yere bırakacağını düşünüyordu. Ama öyle olmadı. Sevgili Peygamberimiz, kucağında Ümame olduğu halde namaza durdu. Secdeye gidince onu yere koydu. Ayağa kalktığında ise, tekrar kucağına aldı. Ve namazı bu şekilde tamamladı. Namaz gibi, bir mü’min için en önemli bir ibadet sırasında Peygamberimiz’in bu davranışı, onların eski kabile anlayışlarını kırmada elbette büyük bir etki yapmıştı.
Peygamberimiz’in bu davranışında bir abartı var mıydı?
Elbette hayır!.. Küçük Ümame, kendi akranı olan diğer tüm çocuklar gibi, aralarında tanımadığı insanların olduğu kalabalık bir ortamda tek başına bırakıldığı takdirde, tedirgin olur ve emniyet duygusu kaybolabilirdi. “Bağlanma” duygusuna, günümüz psikoloji anlayışı da ısrarla vurgu yapmaktadır. Küçük Ümame, o kalabalık içinde, ancak bağlılık hissi taşıdığı insanın yakınında, tercihen de kucağında durarak kendini güvende hissedebilirdi.
Namaz bile katı kurallı değilse…
ÖTE TARAFTAN, Peygamberimiz de, Ümame’yi bir kenara bıraksaydı, şefkâtten kaynaklanan merak ve tedirginlikle, namazda huşû ve huzuru yakalayamazdı. Sevgili Peygamberimiz’in namaz sırasında Ümame’yi kucağına almasıyla Allah’ın bir doğruyu yaparken—o doğru, namaz bile olsa—diğer taraftan bir yanlışa girilmesine razı olmadığını anlıyoruz.
Şunu da anlıyoruz ki, Cenab-ı Hakk, namaz gibi pozisyonları ve duruşları belli olan bir ibadeti bile, katı bir disiplin olarak sunmuyor kullarına. Ve çocuğun sevgi ve güven ihtiyacını, namaz gibi bir ibadet sırasında bile gözetiyor. Daha da açıkçası, çocuk İslâm’da o kadar merkezî bir yerde duruyor ki, namaz bile onun gelişim ve ihtiyaçları (sevgi, güven, vs.) söz konusu olduğunda esnetiliyor. Burada, çocuğun özgür hareketine çok büyük bir saygı gösterilmesi söz konusu.
Acaba günümüz okul eğitimini bu açıdan değerlendirsek, nasıl bir sonuç çıkar ortaya? Meselâ, öğretmenlerin sınıfta öğrencileri saatlerce aynı pozisyonda oturtmaları, çocukların gelişim ihtiyaçlarını gerçekten gözetiyor mu? En başta, kendi tercihlerinin sonucunu görebilecek özgürlükten çocuklar mahrum kalmış olmuyor mu?
Üstelik ders bir namaz değildir. O halde, niçin namazdan bile daha katı kurallar hüküm sürüyor sınıfta? Cevap belli aslında: Günümüz eğitimi, çocukların ihtiyaçlarına göre değil, ülkenin-devletin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Ne zaman özgürlükten söz açılsa din bu konuda mahkûm edilir, ama günümüz eğitiminde—objektif ölçüler ortaya konduğunda—gizli bir “çocuk karşıtlığı”nın hüküm sürdüğünü inkâr etmek hiç de kolay değildir.
Terbiye için özgür hareket
ELBETTE Sevgili Peygamberimiz’in namaz sırasında çocuklara olan şefkâtinin tek örneği, küçük Ümame’yle sınırlı değildi. Sabah namazlarını uzun kıldıran Peygamberimiz, cemaatin arkasında bir çocuk sesi duyduğunda, annesi üzülmesin ve çocuğuyla ilgilenebilsin diye namazı kısa tutardı.
Yine, bir keresinde, Peygamberimiz namaz kılarken secdede çok uzun süre durmuştu. Herkes bekliyordu ve secdenin neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyordu. Hatta, Peygamberimiz’e bir şey olduğundan kuşkulanmaya başlamışlardı. Onlardan biri, durumu anlamak için başını secdeden kaldırıp baktığında bir de ne görsün! Torunlarından biri, Sevgili Dedesi’nin sırtına çıkmış.
Namazdan sonra, cemaattekilerin sorusu karşısında, Sevgili Peygamberimiz’in cevabı şöyle olmuştu: “Torunum namazda sırtıma bindi. O sırtımdan inene kadar öylece durdum. Acele edip oyununu bozmak istemedim.”
Peygamberimiz bu tavrıyla, gelişme için hayatî öneme sahip olan çocuğun oyununa ve hareket özgürlüğüne saygı göstermişti. Bu saygı, çocuğun büyüdüğünde kendi tercihlerinin sonucunu yeterince bilebilmesi için gerekliydi.
Merhamet-adalet dengesi
İŞTE Hazreti Peygamber çocuklara karşı bu kadar şefkât ve merhamet hisleriyle doluydu. Peki, bu şefkât ve merhamet, acaba çocukların iyi terbiye almasına mani olmuyor muydu? Çocuklar, bu kadar merhametle yaklaşıldığında şımararak terbiye çizgisinin dışına taşmıyorlar mıydı?
Hiç kuşkusuz, hayır!.. Çünkü, Sevgili Peygamberimiz’in çocuklara gösterdiği merhamet, sadece hissî ve nefsî bir merhamet değildi. Dolayısıyla, merhameti sebebiyle ne aşırılıklara savrulur, ne de zikzaklı bir pozisyona düşerek çocuk karşısında adil davranışı sergilemekten geri kalırdı. Onun merhameti, sadece hissî olmayıp aynı zamanda iradî ve şuurî olduğu için, adalet ve hukuk çizgisinin dışına taşmazdı. Ama öte taraftan, adaleti de, merhamet duygusuna mani olmazdı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Medine’de yetim bir çocuk, bir sahabi ve Peygamberimiz arasında yaşanan şu olayda görülebilir:
Medine’de yetim bir çocuk vardı. Bu yetim çocuk ile, Peygamberimiz’in sahabilerinden birisi arasında, bir hurma ağacı yüzünden küçük bir anlaşmazlık çıktı. Tartıştılar, ama meseleyi çözemediler. “En iyisi Peygamberimiz’e danışalım, o nasıl olsa en doğru kararı verir” dediler.
Sevgili Peygamberimiz, her ikisini de dinledi. Onlar da şikâyetlerini bir bir anlattılar. Peygamberimiz, sahabinin haklı olduğunu söyledi ve ağacı ona verdi. Çocuklara olan merhameti, doğru olanı söylemesine mani olmadı. Böylece adaleti en net şekilde ortaya koymuş oldu. Fakat bu durum karşısında doğal olarak yetim çocuk ağlamaya başladı.
Olaya burada bir ara verelim ve şu soruyu düşünelim: “Acaba sevgili Peygamberimiz bu durum karşısında ne yapmış olabilir; merhamet ve acıma duygusuyla, acaba, verdiği karardan dönmüş olabilir mi?”
Tahmin edileceği gibi, hayır! Ama merhameti sebebiyle ağlamakta olan yetim çocuğu o hâlde bırakmaya da asla müsaade etmezdi. Sevgili Peygamberimiz, hemen, sahabiden ağacı yetime bağışlamasını istedi. Ancak sahabi, o ağaca ihtiyacı olduğunu söyledi ve özür dileyerek bunu yapamayacağını anlattı.
Hak, haktır!
YETİM çocuk ağlıyor, o ağladıkça Sevgili Peygamberimiz daha çok üzülüyordu. Ama tüm bunlar Peygamberimiz’in adaletten bir milim bile geri adım atmasına yol açmıyordu. Örneğin, hissî bir merhamet duygusuyla ağacı vermek istemeyen sahabiye yönelip, “Bir yetime bu yapılır mı? Sen ne biçim Müslümansın?” diye çıkışmamıştı. Çünkü hak, haktı. Rıza olmadıkça, hangi gerekçeyle olursa olsun, hiçbir hakka el uzatılamazdı.
Neyse ki, olanı biteni seyredelerin arasında Sabit bin Dahdaha adında bir başka sahabi vardı. Peygamberimiz, yetimin üzülmesine üzülürken, Sabit de Peygamberimiz’in üzülmesine üzülüyordu. “Ey Allah’ın elçisi, benim hurma ağaçlarımdan bir tanesini bu yetime versem olur mu?” dedi. Peygamberimiz teklife çok sevindi. “Bunun karşılığı, Cennette seni bekleyen bir hurma ağacıdır!” dedi.
Ve Sabit bin Dahdaha, az önceki hurma ağacını sahibinden satın alarak, yetim çocuğa hediye etti. Böylece yetim çocuk sevinmiş ve Sevgili Peygamberimiz de bu sorunun çözümlenmesine sevinmişti.
Şimdi tekrar duralım ve düşünelim: Farzedelim ki, Sabit bin Dahdaha bu olay sırasında orada bulunmamış olsun. Acaba Sevgili Peygamberimiz’in tavrı nasıl olurdu?
Yanıt: Adalet çizgisinden yine şaşmaz, ama o yetimin ağlamasını dindirmek için gerekirse borç para bulur ve o yetime o ağacı yine alırdı. Kesin olan şu ki, o yetimi o hâlde asla bırakmazdı.
Terbiye ve takip
SEVGİLİ Peygamberimiz’in merhametin çağlayana dönüştüğü çocuklara muamelede bile, adaleti en ince ölçüsünde gerçekleştirme hususunda gösterdiği itina, hakikaten, göz kamaştırıcıdır. Bu tutumu, çocuklar arasındaki eşitlik ve adaleti gözetmede iyice belirginleşir.
Bir gece, Hasan ve Hüseyin uyuyorlardı. Bir ara, Hasan uyandı ve su istedi. Allah’ın Elçisi, derhal yerinden kalktı ve su kırbasından bir bardağa su doldurdu. Tam o sırada, Hüseyin de uyanıp su istemesin mi? Sevgili Peygamberimiz, bardağa doldurduğu suyu önce Hasan’a verdi.
Fatıma anamız bunu görünce, “Hasan’ı daha çok seviyorsunuz galiba?” dedi. Peygamberimiz ise, “Hayır, fakat önce o istedi” diye karşılık verdi.
Bu olayda da görüleceği üzere, Sevgili Peygamberimiz’in çocuk terbiyesindeki yaklaşımı, şefkât ve adalet üzerine kuruluydu. Ancak, Allah’ın Elçisi, çocuklarla olan ilişkisinde onların güzelce terbiye olmalarında, bir başka çok önemli hususa daha dikkat ederdi. Onlara bir görev verdiği zaman muhakkak takip eder, işin sonucunu öğrenmeye azamî dikkat sarfederdi.
Oysa, bugün bazı yetişkinler çocukları başlarından savmak için onlara bir iş verip arkasını hiç takip etmezler. Sizce bu, çocukların verilen işin önemsiz olduğunu, yapmaları ile yapmamaları arasında pek bir fark bulunmadığını düşünmelerine yol açmaz mı?
Hâlbuki Sevgili Peygamberimiz, verdiği en küçük bir işi bile takip ederdi. Günlerden bir gün, bir çocuğa birine annesine götürmesi için bir salkım üzüm verdi. Çocukcağız, üzümü aldı ve evine doğru yola çıktı. Ama yolda dayanamadı ve üzümü yedi bitirdi.
Birkaç gün sonra, Sevgili Peygamberimiz ona, üzümü annesine götürüp götürmediğini sordu. Çocuk: “Yiyiverdim ben onu!” dedi. Peygamberimiz ona kızmadı, ama “seni vefasız” diyerek yaptığı hareketin yanlışlığını ortaya koymaktan da geri durmadı.
Terbiyede kararlılık
AYNI TAKİP, Peygamberimiz’in yanında yetişen Enes için de geçerliydi. Peygamberimiz, bir gün Enes’ten bir yere gitmesini istedi. Ancak Enes yola çıktı, yarı yolda, sokak aralarında oynayan çocuklarla karşılaştı. Onları seyrederken, kendini oyuna kaptırıverdi.
Bir ara serin ve yumuşak bir elin kendisini ensesinden tuttuğunu farketti. Döndü baktı, arkasında Peygamberimiz’i gördü. Kendisine gülümseyerek, “Söylediğim yere gittin mi?” diye sordu. Enes ise “Hemen gidiyorum” diye cevap verdi.
Tüm bu örneklerden anlaşılıyor ki, Sevgili Peygamberimiz çocuk eğitimi ve terbiyesinde “kararlılık”la hareket ediyordu. Çocuklar, onun yanındayken hakkının yenmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Ve yine biliyorlardı ki, Peygamber onlardan asla sevgi ve merhamet esirgemezdi. Böylece Peygamberimiz, onlar için mıknatıs gibi bir cazibe merkezi ve dolayısıyla “en güzel örnek” oluyordu.
Bununla birlikte, Sevgili Peygamberimiz, çocukların yaratılışı icabı kendisi gibi kararlılıkla hareket edemeyeceğini çok iyi biliyordu. O yüzdendir ki, uzun yıllar yanında kalan Enes’e, yaptığı bir iş için “Şu işi neden yaptın?” veya yapmadığı bir iş için “Şu işi neden yapmadın?” diye bir kez olsun sormamıştı. Aile üyeleri arasında bu yönde davrananları da, bundan menederdi.
Şimdiki zamanda terbiye!
BİR BAŞKA İFADEYLE, Peygamberimiz’in çocuk eğitiminde, geçmiş ve geçmişi sorgulamak, geçmişteki hareketleri sebebiyle çocuğu eleştirmek, kınamak, suçlu çıkarmak asla yoktu. Zira çocuk, dinen, yaptığı hareketlerden mes’ul değildi. Mes’ul olmayana ise ceza ve suçlama isnat edilemezdi. Çocuk terbiyesinin geçmişe taalluk eden tek yanı, “Şu işi yaptın mı?” şeklinde yukarıda ifade ettiğimiz verilen görevin takibi meselesiydi. Bir de, bu anlayış içinde, “geçmişin şimdiki zamana taşınması” anlamında hikâye ve kıssalar işe yarayabilirdi.
Peki ya, gelecek? Gelecek de, tıpkı geçmiş gibi, Peygamberimiz’in çocuk terbiyesi anlayışında yeri olmayan bir zaman dilimiydi. Dolayısıyla, Sevgili Peygamberimiz, Veda Hutbesi’nde yaptığı türden bir konuşmayı, yani gelecekte nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair bir nutku, çocuklara yönelik olarak yapmamıştı. Bu tarz bir konuşmanın, algı ve kavrayışı şimdiki zamana kilitli olan çocuklar açısından bir faydası olmayacağını hepimizden iyi biliyordu.
Allah’ın Elçisi, çocuk eğitiminde esas olarak “burada ve şimdi” ilkesine uygun olarak, şimdiki zamanı kullanmaktaydı. Böylece, çocuk olayı yaşarken ve yaparken, terbiye olabiliyordu. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz, eşi Ümmü Seleme’nin ilk kocasından olma Ömer adında oğlu sofradaki tek kap yemeğin her köşesinden bir lokma alınca, hemen ona şu uyarıyı yapmıştı: “Oğulcuğum, besmele çek, sağ elinle ye ve sadece kendi önünden ye!”
Yine, kendisine gelen şikâyet üzerine bir hurma ağacını taşlayan çocuğa, “Hurma ağaçlarına taş atma. Yere düşmüş ve henüz çürümemiş olan hurmaları al ve onları ye!” diye öğüt vermiş ve sonra da hayır dualar ederek, o çocuğu evine göndermişti.
İşte, Sevgili Peygamberimiz’in çocuğa yaklaşımı ve eğitim uygulamaları böyleydi. Onun nezaretinde büyüyen çocuklar, zamanından çok önce büyük bir olgunluğa erişiyordu. Hasan ve Hüseyin, daha 9-10 yaşında iken o terbiyeden aldıkları olgunlukla, yanlış abdest alan bir ihtiyara, kusurunu yüzüne vurmadan, “Amca bir bakar mısın, hangimiz doğru abdest alıyoruz?” diyerek, doğru abdesti öğretebiliyordu.
İçinde bulunduğumuz şu Ramazan ayında, şu güzel ayda, çocuklarımızın terbiyesinde sözü edilen hususlara daha bir özen gösterelim lütfen. Camiye gelen çocuklarımıza, şefkâtle muamele edelim; onların kalbini kıracak davranışlardan şiddetle kaçınalım.
Ne mutlu çocukların terbiyesinde şanlı Nebi’nin (a.s.m) izinden gidenlere!
Bundan, sadece kendi kanından olan sevgili torun...ları Hasan, Hüseyin ve yakın akrabaları değil, Medine’nin tüm çocukları da nasiplerini alırdı. Onun çocuklara sevgisi, sırf asabiye ve kan bağına dayalı bir sevgi değildi.
Bütün çocuklara merhamet
BAŞTA anababası yerine Peygamberimiz’i tercih eden küçük Zeyd olmak üzere, babası savaşta şehit olan bazı yetim çocukları, sevgili Peygamberimiz’in “Benim baban, Aişe’nin de annen olmasını ister misin?” diyerek onları evlâtlığı olarak büyütmesi ve kendi torunlarından ayırmaması; yine Medine’ye hicret ettiğinde Ümmü Süleym adında bir kadının işlerini görmesi için kendisine hediye ettiği Enes’i tüm şefkât ve merhametiyle bağrına basması ve gün içinde yanından ayırmaması, Onun (a.s.m.) sadece kan bağıyla bağlı olduğu kendi çocukları ve torunlarına sevgi duymadığının, bütün çocukları bağrına bastığının en büyük delilleriydi.
Halbuki, Sevgili Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde, bırakalım başkalarının çocuklarını, aile büyükleri kendi çocuklarına bile sevgi ifadesinde bulunmazlardı. Hele kız çocukları, o sevgiden tamamen mahrumdular. Asabiye ve kan bağıyla birbirlerine bağlı bulunan kabileler, kabile onur ve gururları adına, kız çocuklara hiç de iyi gözle bakmazlardı. Babalar, oğulları oldu mu gururlanır, kızları oldu mu sanki başına bir felâket gelmiş gibi başları öne eğilirdi.
Evrensel değerlerin ötesinde bir fazilet
ERKEK ÇOCUK, güç ve asâlet demekti. Bir erkek çocuk büyüdüğünde, o zamanlar çok önemli olan ailenin ve kabilenin güvenliğine katkıda bulunabilir, gerektiğinde eski kan davalarının hesabını sorabilir, ticaret için kervanla uzak diyarlara gidebilir, ailenin ve kabilenin soyadını devam ettirebilirdi. Ama kız çocukları, aile ve kabile açısından bir zayıflık işaretiydi. Canları ve namusları, sürekli korunmak ve kollanmak zorundaydı.
İşte sevgili Peygamberimiz, elçisi olduğu hak din ile, bu bozuk toplumsal yapıyı düzeltip medeniyet ve insanlık adına imrenilecek bir düzeye yükseltti. İnsanların fazilet anlayışını ve değerlerini, kendi benlik, aile ve kabile sınırlarının çok ötesine, evrensel değerlerin de ötesine; denizlerin diplerine ve semavâtın en yükseklerine kadar yükseltti.
Bunu, cahillere edilmiş birkaç sözle başarmadı. Allah’ın inayeti ve yardımıyla, onların kalplerinde derin etkiler bırakacak örnek davranışlar sundu.
Küçük Ümame örneği
MESELÂ, o zamana kadar kız çocuklarına iyi gözle bakmayanlara ders olacak şekilde, küçük kız torunu Ümame’yle birlikte mescide gitti. Orada, Allah’ın Elçisi’ni kucağında bir çocukla görenler önce şaşırdılar. Hele bu çocuğun bir kız çocuk olması onlar için daha da garipsenecek bir durumdu.
Herkes, Peygamberimiz’in, namaza durmadan önce küçük Ümame’yi yere bırakacağını düşünüyordu. Ama öyle olmadı. Sevgili Peygamberimiz, kucağında Ümame olduğu halde namaza durdu. Secdeye gidince onu yere koydu. Ayağa kalktığında ise, tekrar kucağına aldı. Ve namazı bu şekilde tamamladı. Namaz gibi, bir mü’min için en önemli bir ibadet sırasında Peygamberimiz’in bu davranışı, onların eski kabile anlayışlarını kırmada elbette büyük bir etki yapmıştı.
Peygamberimiz’in bu davranışında bir abartı var mıydı?
Elbette hayır!.. Küçük Ümame, kendi akranı olan diğer tüm çocuklar gibi, aralarında tanımadığı insanların olduğu kalabalık bir ortamda tek başına bırakıldığı takdirde, tedirgin olur ve emniyet duygusu kaybolabilirdi. “Bağlanma” duygusuna, günümüz psikoloji anlayışı da ısrarla vurgu yapmaktadır. Küçük Ümame, o kalabalık içinde, ancak bağlılık hissi taşıdığı insanın yakınında, tercihen de kucağında durarak kendini güvende hissedebilirdi.
Namaz bile katı kurallı değilse…
ÖTE TARAFTAN, Peygamberimiz de, Ümame’yi bir kenara bıraksaydı, şefkâtten kaynaklanan merak ve tedirginlikle, namazda huşû ve huzuru yakalayamazdı. Sevgili Peygamberimiz’in namaz sırasında Ümame’yi kucağına almasıyla Allah’ın bir doğruyu yaparken—o doğru, namaz bile olsa—diğer taraftan bir yanlışa girilmesine razı olmadığını anlıyoruz.
Şunu da anlıyoruz ki, Cenab-ı Hakk, namaz gibi pozisyonları ve duruşları belli olan bir ibadeti bile, katı bir disiplin olarak sunmuyor kullarına. Ve çocuğun sevgi ve güven ihtiyacını, namaz gibi bir ibadet sırasında bile gözetiyor. Daha da açıkçası, çocuk İslâm’da o kadar merkezî bir yerde duruyor ki, namaz bile onun gelişim ve ihtiyaçları (sevgi, güven, vs.) söz konusu olduğunda esnetiliyor. Burada, çocuğun özgür hareketine çok büyük bir saygı gösterilmesi söz konusu.
Acaba günümüz okul eğitimini bu açıdan değerlendirsek, nasıl bir sonuç çıkar ortaya? Meselâ, öğretmenlerin sınıfta öğrencileri saatlerce aynı pozisyonda oturtmaları, çocukların gelişim ihtiyaçlarını gerçekten gözetiyor mu? En başta, kendi tercihlerinin sonucunu görebilecek özgürlükten çocuklar mahrum kalmış olmuyor mu?
Üstelik ders bir namaz değildir. O halde, niçin namazdan bile daha katı kurallar hüküm sürüyor sınıfta? Cevap belli aslında: Günümüz eğitimi, çocukların ihtiyaçlarına göre değil, ülkenin-devletin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Ne zaman özgürlükten söz açılsa din bu konuda mahkûm edilir, ama günümüz eğitiminde—objektif ölçüler ortaya konduğunda—gizli bir “çocuk karşıtlığı”nın hüküm sürdüğünü inkâr etmek hiç de kolay değildir.
Terbiye için özgür hareket
ELBETTE Sevgili Peygamberimiz’in namaz sırasında çocuklara olan şefkâtinin tek örneği, küçük Ümame’yle sınırlı değildi. Sabah namazlarını uzun kıldıran Peygamberimiz, cemaatin arkasında bir çocuk sesi duyduğunda, annesi üzülmesin ve çocuğuyla ilgilenebilsin diye namazı kısa tutardı.
Yine, bir keresinde, Peygamberimiz namaz kılarken secdede çok uzun süre durmuştu. Herkes bekliyordu ve secdenin neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyordu. Hatta, Peygamberimiz’e bir şey olduğundan kuşkulanmaya başlamışlardı. Onlardan biri, durumu anlamak için başını secdeden kaldırıp baktığında bir de ne görsün! Torunlarından biri, Sevgili Dedesi’nin sırtına çıkmış.
Namazdan sonra, cemaattekilerin sorusu karşısında, Sevgili Peygamberimiz’in cevabı şöyle olmuştu: “Torunum namazda sırtıma bindi. O sırtımdan inene kadar öylece durdum. Acele edip oyununu bozmak istemedim.”
Peygamberimiz bu tavrıyla, gelişme için hayatî öneme sahip olan çocuğun oyununa ve hareket özgürlüğüne saygı göstermişti. Bu saygı, çocuğun büyüdüğünde kendi tercihlerinin sonucunu yeterince bilebilmesi için gerekliydi.
Merhamet-adalet dengesi
İŞTE Hazreti Peygamber çocuklara karşı bu kadar şefkât ve merhamet hisleriyle doluydu. Peki, bu şefkât ve merhamet, acaba çocukların iyi terbiye almasına mani olmuyor muydu? Çocuklar, bu kadar merhametle yaklaşıldığında şımararak terbiye çizgisinin dışına taşmıyorlar mıydı?
Hiç kuşkusuz, hayır!.. Çünkü, Sevgili Peygamberimiz’in çocuklara gösterdiği merhamet, sadece hissî ve nefsî bir merhamet değildi. Dolayısıyla, merhameti sebebiyle ne aşırılıklara savrulur, ne de zikzaklı bir pozisyona düşerek çocuk karşısında adil davranışı sergilemekten geri kalırdı. Onun merhameti, sadece hissî olmayıp aynı zamanda iradî ve şuurî olduğu için, adalet ve hukuk çizgisinin dışına taşmazdı. Ama öte taraftan, adaleti de, merhamet duygusuna mani olmazdı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Medine’de yetim bir çocuk, bir sahabi ve Peygamberimiz arasında yaşanan şu olayda görülebilir:
Medine’de yetim bir çocuk vardı. Bu yetim çocuk ile, Peygamberimiz’in sahabilerinden birisi arasında, bir hurma ağacı yüzünden küçük bir anlaşmazlık çıktı. Tartıştılar, ama meseleyi çözemediler. “En iyisi Peygamberimiz’e danışalım, o nasıl olsa en doğru kararı verir” dediler.
Sevgili Peygamberimiz, her ikisini de dinledi. Onlar da şikâyetlerini bir bir anlattılar. Peygamberimiz, sahabinin haklı olduğunu söyledi ve ağacı ona verdi. Çocuklara olan merhameti, doğru olanı söylemesine mani olmadı. Böylece adaleti en net şekilde ortaya koymuş oldu. Fakat bu durum karşısında doğal olarak yetim çocuk ağlamaya başladı.
Olaya burada bir ara verelim ve şu soruyu düşünelim: “Acaba sevgili Peygamberimiz bu durum karşısında ne yapmış olabilir; merhamet ve acıma duygusuyla, acaba, verdiği karardan dönmüş olabilir mi?”
Tahmin edileceği gibi, hayır! Ama merhameti sebebiyle ağlamakta olan yetim çocuğu o hâlde bırakmaya da asla müsaade etmezdi. Sevgili Peygamberimiz, hemen, sahabiden ağacı yetime bağışlamasını istedi. Ancak sahabi, o ağaca ihtiyacı olduğunu söyledi ve özür dileyerek bunu yapamayacağını anlattı.
Hak, haktır!
YETİM çocuk ağlıyor, o ağladıkça Sevgili Peygamberimiz daha çok üzülüyordu. Ama tüm bunlar Peygamberimiz’in adaletten bir milim bile geri adım atmasına yol açmıyordu. Örneğin, hissî bir merhamet duygusuyla ağacı vermek istemeyen sahabiye yönelip, “Bir yetime bu yapılır mı? Sen ne biçim Müslümansın?” diye çıkışmamıştı. Çünkü hak, haktı. Rıza olmadıkça, hangi gerekçeyle olursa olsun, hiçbir hakka el uzatılamazdı.
Neyse ki, olanı biteni seyredelerin arasında Sabit bin Dahdaha adında bir başka sahabi vardı. Peygamberimiz, yetimin üzülmesine üzülürken, Sabit de Peygamberimiz’in üzülmesine üzülüyordu. “Ey Allah’ın elçisi, benim hurma ağaçlarımdan bir tanesini bu yetime versem olur mu?” dedi. Peygamberimiz teklife çok sevindi. “Bunun karşılığı, Cennette seni bekleyen bir hurma ağacıdır!” dedi.
Ve Sabit bin Dahdaha, az önceki hurma ağacını sahibinden satın alarak, yetim çocuğa hediye etti. Böylece yetim çocuk sevinmiş ve Sevgili Peygamberimiz de bu sorunun çözümlenmesine sevinmişti.
Şimdi tekrar duralım ve düşünelim: Farzedelim ki, Sabit bin Dahdaha bu olay sırasında orada bulunmamış olsun. Acaba Sevgili Peygamberimiz’in tavrı nasıl olurdu?
Yanıt: Adalet çizgisinden yine şaşmaz, ama o yetimin ağlamasını dindirmek için gerekirse borç para bulur ve o yetime o ağacı yine alırdı. Kesin olan şu ki, o yetimi o hâlde asla bırakmazdı.
Terbiye ve takip
SEVGİLİ Peygamberimiz’in merhametin çağlayana dönüştüğü çocuklara muamelede bile, adaleti en ince ölçüsünde gerçekleştirme hususunda gösterdiği itina, hakikaten, göz kamaştırıcıdır. Bu tutumu, çocuklar arasındaki eşitlik ve adaleti gözetmede iyice belirginleşir.
Bir gece, Hasan ve Hüseyin uyuyorlardı. Bir ara, Hasan uyandı ve su istedi. Allah’ın Elçisi, derhal yerinden kalktı ve su kırbasından bir bardağa su doldurdu. Tam o sırada, Hüseyin de uyanıp su istemesin mi? Sevgili Peygamberimiz, bardağa doldurduğu suyu önce Hasan’a verdi.
Fatıma anamız bunu görünce, “Hasan’ı daha çok seviyorsunuz galiba?” dedi. Peygamberimiz ise, “Hayır, fakat önce o istedi” diye karşılık verdi.
Bu olayda da görüleceği üzere, Sevgili Peygamberimiz’in çocuk terbiyesindeki yaklaşımı, şefkât ve adalet üzerine kuruluydu. Ancak, Allah’ın Elçisi, çocuklarla olan ilişkisinde onların güzelce terbiye olmalarında, bir başka çok önemli hususa daha dikkat ederdi. Onlara bir görev verdiği zaman muhakkak takip eder, işin sonucunu öğrenmeye azamî dikkat sarfederdi.
Oysa, bugün bazı yetişkinler çocukları başlarından savmak için onlara bir iş verip arkasını hiç takip etmezler. Sizce bu, çocukların verilen işin önemsiz olduğunu, yapmaları ile yapmamaları arasında pek bir fark bulunmadığını düşünmelerine yol açmaz mı?
Hâlbuki Sevgili Peygamberimiz, verdiği en küçük bir işi bile takip ederdi. Günlerden bir gün, bir çocuğa birine annesine götürmesi için bir salkım üzüm verdi. Çocukcağız, üzümü aldı ve evine doğru yola çıktı. Ama yolda dayanamadı ve üzümü yedi bitirdi.
Birkaç gün sonra, Sevgili Peygamberimiz ona, üzümü annesine götürüp götürmediğini sordu. Çocuk: “Yiyiverdim ben onu!” dedi. Peygamberimiz ona kızmadı, ama “seni vefasız” diyerek yaptığı hareketin yanlışlığını ortaya koymaktan da geri durmadı.
Terbiyede kararlılık
AYNI TAKİP, Peygamberimiz’in yanında yetişen Enes için de geçerliydi. Peygamberimiz, bir gün Enes’ten bir yere gitmesini istedi. Ancak Enes yola çıktı, yarı yolda, sokak aralarında oynayan çocuklarla karşılaştı. Onları seyrederken, kendini oyuna kaptırıverdi.
Bir ara serin ve yumuşak bir elin kendisini ensesinden tuttuğunu farketti. Döndü baktı, arkasında Peygamberimiz’i gördü. Kendisine gülümseyerek, “Söylediğim yere gittin mi?” diye sordu. Enes ise “Hemen gidiyorum” diye cevap verdi.
Tüm bu örneklerden anlaşılıyor ki, Sevgili Peygamberimiz çocuk eğitimi ve terbiyesinde “kararlılık”la hareket ediyordu. Çocuklar, onun yanındayken hakkının yenmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Ve yine biliyorlardı ki, Peygamber onlardan asla sevgi ve merhamet esirgemezdi. Böylece Peygamberimiz, onlar için mıknatıs gibi bir cazibe merkezi ve dolayısıyla “en güzel örnek” oluyordu.
Bununla birlikte, Sevgili Peygamberimiz, çocukların yaratılışı icabı kendisi gibi kararlılıkla hareket edemeyeceğini çok iyi biliyordu. O yüzdendir ki, uzun yıllar yanında kalan Enes’e, yaptığı bir iş için “Şu işi neden yaptın?” veya yapmadığı bir iş için “Şu işi neden yapmadın?” diye bir kez olsun sormamıştı. Aile üyeleri arasında bu yönde davrananları da, bundan menederdi.
Şimdiki zamanda terbiye!
BİR BAŞKA İFADEYLE, Peygamberimiz’in çocuk eğitiminde, geçmiş ve geçmişi sorgulamak, geçmişteki hareketleri sebebiyle çocuğu eleştirmek, kınamak, suçlu çıkarmak asla yoktu. Zira çocuk, dinen, yaptığı hareketlerden mes’ul değildi. Mes’ul olmayana ise ceza ve suçlama isnat edilemezdi. Çocuk terbiyesinin geçmişe taalluk eden tek yanı, “Şu işi yaptın mı?” şeklinde yukarıda ifade ettiğimiz verilen görevin takibi meselesiydi. Bir de, bu anlayış içinde, “geçmişin şimdiki zamana taşınması” anlamında hikâye ve kıssalar işe yarayabilirdi.
Peki ya, gelecek? Gelecek de, tıpkı geçmiş gibi, Peygamberimiz’in çocuk terbiyesi anlayışında yeri olmayan bir zaman dilimiydi. Dolayısıyla, Sevgili Peygamberimiz, Veda Hutbesi’nde yaptığı türden bir konuşmayı, yani gelecekte nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair bir nutku, çocuklara yönelik olarak yapmamıştı. Bu tarz bir konuşmanın, algı ve kavrayışı şimdiki zamana kilitli olan çocuklar açısından bir faydası olmayacağını hepimizden iyi biliyordu.
Allah’ın Elçisi, çocuk eğitiminde esas olarak “burada ve şimdi” ilkesine uygun olarak, şimdiki zamanı kullanmaktaydı. Böylece, çocuk olayı yaşarken ve yaparken, terbiye olabiliyordu. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz, eşi Ümmü Seleme’nin ilk kocasından olma Ömer adında oğlu sofradaki tek kap yemeğin her köşesinden bir lokma alınca, hemen ona şu uyarıyı yapmıştı: “Oğulcuğum, besmele çek, sağ elinle ye ve sadece kendi önünden ye!”
Yine, kendisine gelen şikâyet üzerine bir hurma ağacını taşlayan çocuğa, “Hurma ağaçlarına taş atma. Yere düşmüş ve henüz çürümemiş olan hurmaları al ve onları ye!” diye öğüt vermiş ve sonra da hayır dualar ederek, o çocuğu evine göndermişti.
İşte, Sevgili Peygamberimiz’in çocuğa yaklaşımı ve eğitim uygulamaları böyleydi. Onun nezaretinde büyüyen çocuklar, zamanından çok önce büyük bir olgunluğa erişiyordu. Hasan ve Hüseyin, daha 9-10 yaşında iken o terbiyeden aldıkları olgunlukla, yanlış abdest alan bir ihtiyara, kusurunu yüzüne vurmadan, “Amca bir bakar mısın, hangimiz doğru abdest alıyoruz?” diyerek, doğru abdesti öğretebiliyordu.
İçinde bulunduğumuz şu Ramazan ayında, şu güzel ayda, çocuklarımızın terbiyesinde sözü edilen hususlara daha bir özen gösterelim lütfen. Camiye gelen çocuklarımıza, şefkâtle muamele edelim; onların kalbini kıracak davranışlardan şiddetle kaçınalım.
Ne mutlu çocukların terbiyesinde şanlı Nebi’nin (a.s.m) izinden gidenlere!
Ömer Baldık
3.07.2011
Konuş Ey Ayşe !
Bundan 1400 küsur sene önceydi. Allah’ın Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir meseleden dolayı üzgündü.
Ağır adımlarla “hane-i saadetlerine” doğru ilerliyordu.
Bu, günümüze göre çok fakir saadet evinin kapısını zevceleri Hz Ayşe açtı. Yüzündeki tebessümle Peygamberi içeriye aldı.
Selamdan sonra Allah’ın elçisi Hz Ayşe’ye yanından ayrılmamasını söyledi.
Hz. Ayşe yanına oturdu. “Konuş ey Ayşe dedi Peygamber! Konuş da biraz içimiz ferahlasın!”
Ve Ayşe konuşmaya başladı.
Allah'ın rahmetinden, merhametinden, Peygamberin şefkatinden, dünyanın faniliğinden bahsetti.
O konuştukça Peygamberin üzüntüsü dağıldı, yüzüne bir tebessüm geldi, ferahladı. Rabbine şükretti...
Yıl 2006. Peygamber ümmetinden Mehmet Bey'in işyerinde canı sıkılmıştı. Yeni aldığı Opel marka arabasıyla evinin önüne geldiğinde park yerinin dolu olduğunu gördü.
Canı bir daha sıkıldı. Arabayı kaldırımın kenarına park ederken söyleniyordu. Onuncu kattaki dairesine çıkarken asansör de çok ağır işliyordu. Sonra kapıyı çaldı. Sıcak bir tebessümle hanımı açtı kapıyı. Yemek hazırlıyordu. O da ne yine çocuklar ayakkabılarını evin kapısında bırakmışlar, dolaba almamışlardı. "Nerede bu çocuklar?" diye sordu hanımına. Daha sonra da içerideki çocuklarını çağırıp bir güzel fırçaladı. Zaten her zaman böyle yapıp ayakkabılarını dışarıda bırakıyorlardı. Etraf da hırsız kaynıyordu ve Mehmet Bey o ayakkabılara bir sürü para saymıştı.
Mehmet Bey içeriye girince "kurt gibi açım dedi. Sofrayı hemen hazırla da yiyelim:"
"Ben sofrayı hazırlıyorum, on beş dakikaya kadar yemek de pişer" dedi hanımı. Mehmet Bey kızgınlıkla baktı hanımına: " Ben bütün gün iş yerinde bir sürü şeyle uğraşıyorum, kaç tane adamın derdini çekiyorum, sen bir türlü ben gelmeden şu yemeği yetiştiremiyorsun" dedi. O lavaboda ellerini yıkayıp üstünü değişinceye kadar hanımı yemeği yetiştirememesi hakkında pek çok mazeret sıraladı. Yemeği biraz da bu fırçalar yüzünden kös kös yediler. Sadece çocuklar aralarında bir iki atıştı. Bu çeşit çeşit yiyeceklerin bulunduğu sofrada pek iştahları da kalmamıştı.
Alelacele televizyonun başına oturdu Peygamber ümmetinden Mehmet Bey. Zira ekonomi yine kötü gidiyordu. Borsadaki küçük yatırımı yüzde otuz değer kaybetmişti. Döviz çıkıyordu. Nasıl da ekonomideki bahar havasına aldanıp dövizdeki parasını borsaya yatırmıştı? İşyerinde durmadan borsayı öven arkadaşını hatırladı kızgınlıkla. Neyse ki başbakan her şeyin kontrol altında olduğunu söylüyordu. Mutfakta işini bitiren hanımı elinde çay tepsisi ile odaya geldi. Çocuklar ders çalışmaya gittiler. Hanımı az önceki olumsuz havayı dağıtmalıydı. Çay içerken biraz havadan sudan bahsetti. Mehmet Bey'in bir kulağı televizyondaydı, bir kulağı hanımında. (Nasıl oluyorsa!) Hanımı birkaç defa "beni dinliyor musun" diye sordu. "tabi tabi dedi Mehmet Bey, istersen son söylediğini tekrar edebilirim"
Biraz sonra yemeğin verdiği rehavetle Mehmet Bey iyice uzandı. Televizyonla hanımı arasında gidip gidip gelmekten de iyice bıkmıştı. Onun gevşediğini fark eden hanımı kafasındaki bombayı patlattı:
- Biliyor musun x şirketi buzdolabını, çamaşır ve bulaşık makinesini ayda yüz liraya veriyormuş.
- İyi bizde bunların üçü de var.
- Olur mu, bak karşıdaki Selda Hanımlar üçünü de değiştirdiler. Her şeyleri yep yeni oldu. Bizim bulaşık makinası öldü ölecek. Buzdolabı da artık yetmiyor. Çocuklar büyüdü. Çamaşır makinesı da çok enerji yakıyor. Şöyle A sınıfı bir şey alalım da elektrikten tasarruf edelim. Bunları da veririz bir fakire, sevap işleriz. Bak zaten....
Mehmet Bey'in kafası karıncalaşmaya başlamıştı. Artık iki kulağı ile hanımını ve televizyonu takip edemez olmuştu. Oysa her ikisi de mütemadiyen konuşuyor ve bir şeyler anlatıyordu. Kendi kendine söylendi
- Sus be Ayşe ya! Sus da biraz içimiz rahatlasın. Ne bu böyle her gün dır dır dır..."
Tabii ki bu sözü Ayşe Hanım duymadı. O hâlâ konuşmasına devam ediyordu. Bu cümleyi 1400 küsur sene önce hanımına
"Konuş ey Ayşe!" diyen Peygamber'i duyan melekler işitti. Sonra da yüzyıllar önce hanımına "Konuş ey Ayşe içimiz ferahlasın, diyen bir Peygamberin ümmetinin bugün nasıl olup da, sus ey Ayşe, sus da biraz içimiz açılsın" noktasına geldiklerine şaşırıp durdular...
Kıssadan Hisseler
Böyle bir evlilik gördünüz mü?
Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:
– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.
Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:
– Sen Saad mısın buyurur.
– Evet, deyince de dua eder:
– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder: – Allahü Ekber! Allahü Ekber!...
Rabbim bizede böyle iman nasip etsin inşallah...
Serçenin avcıya nasihati..
Avcının biri kuş avlamak için tuzak kurmuştu. Tuzağa küçük bir kuş yakalandı. Minik kuşu eline aldı. Hayret! Minik kuş konuşuyordu. Minik kuş:
- "Ey büyük efendi! Sen birçok koyunlar, sığırlar, develer yedin. Onların etlerinden bile doymadın ki, benim etimle mi doyacaksın? Ben senin dişinin kovuğunu bile dolduramam.
Şayet beni salıverecek olursan, sana üç öğüt vereceğim. Bu öğütlerden ilkini senin elindeyken, ikincisini şu damın üstünde, üçüncüsünü ise ağacın üstünde söyleyeceğim. Bu üç öğüdümü tutacak olursan, ömür boyu mutlu olursun." dedi.
Avcı bu teklifi beğendi. Zaten eti olmayan bu küçük kuşla nasıl doyacaktı ki? Kuşun öğüdü belki işe yarardı. Avcı:
- "Peki, söyle bakalım" dedi.
Minik kuş:
- "Elindeyken vereceğim öğüt şudur: (Olmayacak şeye, kim söylerse söylesin inanma)." Kuş, bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üstüne kondu.
- "İkince öğüdüm: (Geçmiş gitmiş şeyler için üzülme. Bir şey senden gittikten sonra onun hasretini çekme)."
Kuş, ikinci öğüdüne devam etti:"Benim karnımda on dirhem ağırlığında çok değerli bir inci vardı.O inci seni de, çocuklarını da zengin ederdi. O inci senindi ama, kısmetin değilmiş. Öyle bir inci kaçırdın ki, dünyada eşi benzeri yoktu." dedi.
Avcı, bu sözleri işitince: "Eyvah! Ben kendi elimle kendime yazık ettim. Elimdeki talih kuşunu kaçırdım. Ah benim akılsız kafam" diye üzülmeye, ağlamaya ve dövünmeye başladı.
Kuş, avcının bu halini görünce:
- "Be aptal adam! Biraz önce ben sana ne öğüt verdim? Şu haline bir bak. İnci elinden gittiyse ne üzülüyorsun? Ben sana geçen bir şeye üzülme demedim mi? Sözümü anlamadın mı? Sonra sana 'Olmayacak bir söze sakın inanma' diye ilk öğüdümü verdim. On dirhemlik inciyi duyunca aklın başından gitti. Benim üç dirhem gelmeyeceğimi bildiğin halde, nasıl içimde on dirhemlik inci bulunabilir?" dedi.
Avcı, kuşun uyarısını dinleyince, aklı başına geldi.
- "Hayır, güzel ve akıllı kuş! Şu üçüncü öğüdünü de söyle, öyle git." dedi.
Minik kuş, üçüncü öğüdünü vermek için damdan ağacın üstüne sıçradı ve avcıya alaylı bir tavırla:
- "Allah Allah! İlk iki öğüdümü çok iyi tuttun da üçüncüsünü mü tutacaksın?" diyerek tamahkar avcının haline güldü ve göğün maviliklerine doğru uçtu gitti...
Mesnevi: Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır. Abdallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez. Ey öğütcü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce, onu yamasız, yırtıksız hale getir.
Mevlana
Mesnevi: Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır. Abdallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez. Ey öğütcü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce, onu yamasız, yırtıksız hale getir.
Mevlana
Kıssadan Hisseler
'' Çobanın Aşkı ''
"ÇOBANIN AŞKI"
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden,gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu.
Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya evirip tebessüm etti.
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı,her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu.
Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti.
Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu.
Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları
kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalaya dursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı.
Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen ençten bahsediyordu.
Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gecegündüz
durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...”
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı,
dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu
nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı:
Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar.
Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu
neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi,an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından,bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya,sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin
derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi.
Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların
arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.
Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en
ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar...
Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru
uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu.
Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı.
Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra,
gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu.
Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- Aaa dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah
padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah
deseydim...
Kur'an'da pekçok ayette geçen "kalplerin mühürlenmesi" ne demektir?
Kalp mühürlenmesi, bir kalbin küfür ve isyanla katılaşmak ve kararmak suretiyle imanı kabul edemez hale gelmesi şeklinde tarif edilir.
Allah Resulü (asm.) buyururlar ki: "Her günah ile kalpte, bir siyah nokta meydana gelir."
Bir ayet-i kerimede de “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Sûresi, 4/48) buyrulur. Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk, yani Allah’a ortak koşmaktır. Bir insan, şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Git gide bütün kalbi sarar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi âdeta imkânsız hale gelir. Nur Müellifi'nin ifadesiyle, “Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz.”
İşte sözü edilen âyet-i kerime, Allah Resûlüne (asm.) cephe alan, onunla mücadele eden müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir.
İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asrısaadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!..
Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin Müslüman olamaması gerekirdi. Demek ki, kalbi mühürlenenler, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenlerdir.
Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşüyorlar.
Çok önemli bir noktaya da kısaca değinmek isteriz: Nur Külliyatı'nda küfür iki kısımda incelenir: Adem-i kabul ve kabul-ü adem. Adem-i kabul, yani “iman hakikatlerini kabul etmeme” hakkında “Bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilane bir hükümsüzlüktür.” denilir. Kabul-ü ademde ise küfrü dava etmek ve batıl itikadını ispata çalışmak söz konusudur. Bu ikinci gurup, küfür cephesinde yer alarak iman ehliyle mücadele ederler. İşte kalp mühürlenmesi, daha çok, bunlar için söz konusudur. Daha çok diyoruz, çünkü bu insanlardan da, az da olsa, hidayete erenler, İslamı seçenler çıkmaktadır.
Bir adam Hz. Ali’ye geldi ve “Sana sormak istediğim dört sorum var” dedi. İlim Şehrinin Kapısı “Buyur, sor” dedi. Adam sordu.
__“Vacip nedir? Vacipten evvel vacip nedir?...”
Hz. Ali cevap verdi. “Tövbe etmek vaciptir günahları terk ise ondan önce vaciptir.”
Adam sordu.
___“Yakın nedir? Yakından yakın nedir?”
...Hz. Ali cevap verdi. “Kıyamet yakındır ölüm ondan daha yakındır.”
Adam sordu:
___“Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?”
Hz. Ali cevap verdi.“Dünya acayiptir dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir.”
Ve adam son olarak, şu soruyu sordu.
___“Zor nedir? Zordan daha zor nedir?”
Ve Hz. Ali, bu son soruya da, şöyle cevap verdi.“Kabir zordur; azıksız, amelsiz kabre girmek ondan daha zordur.”
__“Vacip nedir? Vacipten evvel vacip nedir?...”
Hz. Ali cevap verdi. “Tövbe etmek vaciptir günahları terk ise ondan önce vaciptir.”
Adam sordu.
___“Yakın nedir? Yakından yakın nedir?”
...Hz. Ali cevap verdi. “Kıyamet yakındır ölüm ondan daha yakındır.”
Adam sordu:
___“Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?”
Hz. Ali cevap verdi.“Dünya acayiptir dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir.”
Ve adam son olarak, şu soruyu sordu.
___“Zor nedir? Zordan daha zor nedir?”
Ve Hz. Ali, bu son soruya da, şöyle cevap verdi.“Kabir zordur; azıksız, amelsiz kabre girmek ondan daha zordur.”
Üstad Kadir Mısıroğlun'dan Evlilikle ilgili Tavsiye...
Şu fani hayatı huzur ve sükun içinde Yaratıcının emirleri istikametinde idame ettirebilmenin temel müessirlerinden biri de eş seçimidir.
Lakin her insan adeta bir derin kuyudur. Zahirde emredilmiş olan şartlara riayet ettikten sonra istişare ve istihare ile hareket etmeli ve ondan ...sonra da Allah'a niyaz ve tevekkül ile teveccüh etmelidir.
Buna rağmen isabetsizlik vaki olursa, tahammülü imkansız bazı ahval dışında ortaya çıkabilecek her maniye katlanarak bunun bir "imtihan sebebi" olduğu düşünülmeli ve basit basit sebeblerle boşanma yoluna gitmemelidir.
Zira Allah'ın en hazzetmediği helal, talak yani boşanmadır!..
[Hayat Felsefesi yahud Yaşamak Sanatı adlı eserinden]
Şu fani hayatı huzur ve sükun içinde Yaratıcının emirleri istikametinde idame ettirebilmenin temel müessirlerinden biri de eş seçimidir.
Lakin her insan adeta bir derin kuyudur. Zahirde emredilmiş olan şartlara riayet ettikten sonra istişare ve istihare ile hareket etmeli ve ondan ...sonra da Allah'a niyaz ve tevekkül ile teveccüh etmelidir.
Buna rağmen isabetsizlik vaki olursa, tahammülü imkansız bazı ahval dışında ortaya çıkabilecek her maniye katlanarak bunun bir "imtihan sebebi" olduğu düşünülmeli ve basit basit sebeblerle boşanma yoluna gitmemelidir.
Zira Allah'ın en hazzetmediği helal, talak yani boşanmadır!..
[Hayat Felsefesi yahud Yaşamak Sanatı adlı eserinden]
Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüc...cetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.
Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.
***Bediüzzaman Said-i Nursi***
Ellerini Bana Verecek misin?
Dost kentleri yıkıp sana gelmişim
Esirin olmayı şeref bilmişim
...Bilsen ıssızlıktan nasıl yılmışım
...
Bu sessiz dünyama girecek misin
Ellerini bana verecek misin
Gül yüzünü geceler dokurum
Şiirimsin günde binkez okurum
Dara düştüm sağım solum uçurum
Şimdi bu müşkülüm görecek misin
Ellerini bana verecek misin
Ümitler dal-budak, ümitler sıcak
Ellerinki karanlığı kovacak
Bir rahmet bekliyorum yağdı yağacak
Bu kısır toprağı sürecek misin
Ellerini bana verecek misin
Dilaver Cebeci
Dost kentleri yıkıp sana gelmişim
Esirin olmayı şeref bilmişim
...Bilsen ıssızlıktan nasıl yılmışım
...
Bu sessiz dünyama girecek misin
Ellerini bana verecek misin
Gül yüzünü geceler dokurum
Şiirimsin günde binkez okurum
Dara düştüm sağım solum uçurum
Şimdi bu müşkülüm görecek misin
Ellerini bana verecek misin
Ümitler dal-budak, ümitler sıcak
Ellerinki karanlığı kovacak
Bir rahmet bekliyorum yağdı yağacak
Bu kısır toprağı sürecek misin
Ellerini bana verecek misin
Dilaver Cebeci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)